Tag Archives: KKTC

İnternetin en riskli olduğu ülke!

Başlığa bakıp hemen telaşa kapılmayın. İnternet güvenlik yazılımları üreten şirketlerden biri olan AVG’nin yaptığı bir araştırmanın sonucu bu. AVG diyor ki; dünyada virüs ve kötü yazılım saldırılarına en açık ülke, Türkiye. Neticede KKTC’nin her ne kadar kendine has bazı davranış biçimleri olsa da genel olarak Türkiye ile uyumluluk gösteriyor. İnternet erişimini de genel olarak Türkiye’den sağladığımıza göre bu eğilimler bizleri de ilgilendiriyor.

Bu firma Temmuz ayının sonunda 144 ülkede 127 milyondan fazla bilgisayarda yaptığı bir araştırma ile en güvenli ve en riskli ülkeleri açıkladı.

Araştırma, Türkiye’nin, Rusya ve Ermenistan ile birlikte ilk üçe girerek, 10’da 1 oranla en riskli ülke olduğunu gösterirken, 696’da 1 oranla en güvenli ülke olduğu belirlenen Sierra Leone’yi, Nijer ve Japonya takip etti. Yani bu sonuçlar diyor ki, Türkiye’de her 10 kullanıcıdan biri virüs saldırısına uğrayabilir. En düşük ülkelerde ise 696 kullanıcıdan biri saldırıya uğrayabilir.
Türkiye’nin sonucu olan 10’da 1 oranı, dünya ortalaması olan 73’de 1’e göre oldukça yüksek bir oran. Bu neden kaynaklanıyor derseniz benim basit ve dile pelesenk olmuş bir tespitim var: “Biz Türk’üz bize bir şey olmaz”.

Araştırma diyor ki;, internette sörf yaparken virüs ya da kötü yazılımlara rastlamanın en önemli nedenlerinden birini, özellikle internetteki risk ortalamasının diğer ülkelerden daha yüksek olduğu Türkiye gibi ülkelerde, yasal olmayan sitelere girme eğiliminin daha yüksek olması olarak belirtti. İlginçtir, underground tabir edilen bu tip sitelerde ciddi bir Türk hakimiyeti var. Bu durumun ise internetin yapısını da bilen sosyologlar tarafından araştırılması gerekiyor.

Araştırma nasıl korunulması gerektiğini de söylüyor: ‘Koruyucu virüs programlarını kullanmak, İnternet kafe gibi halka açık yerlerde bulunan paylaşıma açık bilgisayarlarda e-posta ve benzeri hesaplara girildiğinde, bilgisayar teslim edilmeden önce, girilen sitedeki hesabı ya da oturumu ve tarayıcıyı kapatmak ve bilgisayarda herhangi bir şifre ya da kişisel bilgiyi kaydetmemek.’

Bizim size tek tavsiyemiz ise dikkatli olun demek.

En riskli ve güvenli ilk beş ülke sıralaması ise şöyle:

EN RİSKLİ ÜLKELER

  1. Türkiye: 10 kişiden 1’i

  2. Rusya: 15 kişiden 1’i

  3. Ermenistan: 24 kişiden 1’i

  4. Azerbaycan: 39 kişiden 1’i

  5. Bangladeş: 41 kişiden 1’i

EN GÜVENLİ ÜLKELER

  1. Sierra Leone: 696′ kişiden 1’i

  2. Nijer: 442 kişiden 1’i

  3. Japonya: 403 kişiden 1’i

  4. Togo: 359 kişiden 1’i

  5. Nambiya: 353 kişiden 1’i

(Bu yazının bir kısmı 1 Eylül 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bilişim adası…

Bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce Türkiye’deki gazetelerde Kıbrıs (Türkiye’de halk arasında KKTC böyle ifade edilir) bilişim adası olacak haberleri yayınlandı. Haberlerin kaynağı olarak da bilişimin bağlı olduğu ilgili bakanlık gösteriliyordu. Bu habere ne kadar çok sevindiğimi tahmin edersiniz.

Geçen yıl Haziran ayının son haftasında o dönem Başbakan olan Sayın Derviş Eroğlu İstanbul’daydı. Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfının davetlisiydi. Tabii ki her politikacı gibi zamanı çok kıymetli idi. Dolayısı ile yoğun görüşmeleri arasında Türkiye’deki bazı yayınlarda vardı. Ben Samanyolu Haber TV, Zaman gazetesi ve Para dergisinden gazeteci arkadaşlarla yaptığı tüm görüşmelere bizzat şahit oldum. Özellikle Para dergisine söyledikleri arasında KKTC’nin bilişim ile kalkınmada ciddi bir ivme yakalayacağı yönündeki konuşmaları dikkatimi çekti. Söyledikleri üç yıl önceki haberleri destekleyici nitelikteydi. O dönem Başbakandı. Şimdi ise Cumhurbaşkanı. Dolayısı ile öncelikleri bir hayli değişmiştir.

Benim asıl merak ettiğim, bir dönem “bilişim adası olacağız” şeklinde söylemleri kuvvetle dillendiren devlet yetkilileri hala aynı düşüncedeler mi? Yoksa birkaç tane Teknopark açtık problemi çözdük şeklinde mi düşünüyorlar? Türkiye’deki mantıkla açılan Teknoparklar ne kadar başarılı? Nitekim Türkiye’de neredeyse her üniversitenin bir tane Teknoparkı var. Fakat bunlar Ar-Ge falan yapmıyorlar. Devletin teknoloji firmaları için sağladığı bazı teşviklerin, bu Teknoparklarda yer alan özel sektör şirketleri üzerinden Üniversiteye aktarılması gibi bir durum söz konusu. Yani Teknoparklar, Üniversitelerin yeni altın yumurtlayan tavuğu. Şirketlerde seslerini çıkarmıyorlar. Çünkü neticede ceplerinden para çıkmadan en azından mekan problemini çözmüş oluyorlar. Kıbrıs’taki Teknoparkların da bunlardan farkı yok. Farkı olduğunu iddia eden birileri varsa, bekliyorum. Bana anlatsın.

Türkiye’de bilişim ve teknolojiyi geliştireceğiz diye kaynakların bir kısmı maalesef heba ediliyor. Ülkenin büyüklüğünden dolayı da bu rakamlar devasa boyutlarda. Kıbrıs’ın ise zaten sınırlı olan kaynaklarını heba etmek gibi bir lüksü olmamalı.

Bizler geleceğin dünyasında yer almak için tamamen teknolojiye odaklanmamız gerekirken, sendikaların bana göre anlamsız eylem ve hareketleri ile uğraşıyoruz. Yıllardır el birliği ile büyütüp bugünlere getirdiğimiz ekonomik kriz ile boğuşuyoruz. Kasım ayında Başbakan değişecek mi değişmeyecek mi? Değişecekse kim olacak? Sorularının cevaplarını arıyoruz. Bu zamana kadar gerek Türkiye yönetimlerinin gerekse de KKTC yönetimlerinin birlikte çözmeleri gerekirken, karşılıklı yaptıkları hatalar yüzünden bugünlere getirip yığdığı yüzlerce problemle uğraşıyoruz.

Görünen o ki bu yılın sonu ile birlikte KKTC’nin geleceği ile ilgili çok ciddi gelişmeler olacak. Ne olabilir diye uzun uzadıya düşünmeye gerek yok. KKTC’nin tüm dünya nezdinde tanınması için ciddi çalışmalar yapılıyor. O çalışmaların meyveleri toplanacak. Ümit ederim kendi ayakları üzerinde duran bağımsız ve güçlü bir KKTC’yi görebiliriz.

(Bu yazının bir kısmı 28 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Siber suçların içeriği değişiyor

İnternette işlenen suçlarla ilgili üretilen bir sürü efsane vardır. Gerçi her efsanenin başlangıç noktası aslında bir gerçeğe dayanır. Nitekim insanların sanal dünya olarak yanlış isimlendirdikleri siber dünya da insanlığa mal olduğundan beri bir çok suçlu efsanesi üretmiştir. Fakat geçen zaman içinde siber suçların içeriği çok değişmiştir.

Geçtiğimiz yıl ilgilenenler hatırlayacaktır, yılın ilk aylarında etkisini gösteren Conficker ve yılın son aylarında kullanıcılar için önemli bir tehdit oluşturan Hydraq atakları olmak üzere iki önemli siber saldırıya tanıklık ettik. Bu olaylar bize gösterdi ki siber saldırılar, hem miktar açısından artmaya devam ediyor hem de saldırıların içeriği ve saldırı yöntemleri de gün geçtikçe çok daha sofistike bir yapı kazanıyor.

Siber saldırıların içeriğinin değiştiğini çeşitli raporlarda gösteriyor. İnternet güvenliği firmalarından Symantec’in XV. Internet Güvenliği Raporu da bunlardan biri. Söz konusu rapor 1 Ocak 2009 ve 31 Aralık 2009 tarihleri arasında, internet tehditleri açısından kullanıcılar üzerinde etkili olan önemli siber suç trendlerini gösteriyor.

Söz konusu rapor şu şekilde özetlenebilir:

1.Hedefli saldırıların miktarındaki artış önemli boyutlarda. Kurumlara ilişkin fikri mülkiyetlere erişim sağlanması yolu ile elde edilen finansal kazancın büyüklüğü, siber suçlularının dikkatini bireysel kullanıcılardan kurumlara yönlendiriyor. Raporda yer alan bulgulara göre saldırganlar, sosyal ağ oluşturma sitelerinde açıkça sergilenen kişisel bilgilere ulaşarak bu bilgileri sosyal mühendislik zekâsı ile hazırlanan ataklar dâhilinde kullanarak hedeflenen kurum içindeki önemli bir kullanıcıya erişiyorlar. Sosyal ağlardaki izlerinize dikkat edin.

2.Saldırı araçları siber suçların gerçekleşme ihtimalini geçmişe oranla daha da kolaylaştırıyor. Siber suçlara ilişkin yeni saldırı araçları siber suçluların bu alana girmeleri konusunda var olan engelleri minimum düzeye indirgiyor; böylelikle çok profesyonel olmayan saldırganlar dahi bilgisayarlara ulaşmakta ve bilgi hırsızlığı yapmakta başarılı olabiliyorlar. Örneğin bahsi geçen bu saldırı araçlarından, 700 dolar gibi bir paraya kolayca satın alınabilen Zeus (Zbot), kişisel bilgilerin çalınması için amaca yönelik zararlı kod oluşturma işlemlerini otomatize ediyor. Zeus gibi bir saldırı aracının kullanımı sayesinde saldırganlar, güvenlik yazılımlarının denetiminden kaçınmak üzere milyonlarca çeşit zararlı kod varyantı üretebiliyorlar.

3.Web tabanlı saldırılar azalmadan devam ediyor. Bugünün saldırganları, kullanıcıları, zararlı kodların yüklü olduğu Web sitelerine çekmek için sosyal mühendislik tekniklerini kullanıyor. Bu tür Web siteleri sonrasında, hedef kullanıcının Web tarayıcısına saldırıp, kullanıcının video izleme ya da doküman indirme aktiviteleri sırasında amaçlarına ulaşmış oluyor. 2009 yılı özellikle, PDF indiren kullanıcılar üzerinden gerçekleşen (tüm web tabanlı saldırılar içinde yüzde 49) Web tabanlı saldırılarda büyük artışların gözlendiği bir yıl olarak raporda yer alıyor. 2008 yılında bu tür saldırıların oranını yüzde 11 olarak belgeleyen rapor, 2009 yılı için verdiği yüzde 49’luk oranla aradaki dramatik yükselişi gözler önüne seriyor.

4.Zararlı kod aktiviteleri özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi boyutlara ulaşıyor. Rapordan elde edilen bulgulara göre zararlı kod aktiviteleri en çok, Brezilya, Hindistan, Polonya, Vietnam ve Rusya gibi geniş bant ağı henüz gelişmekte olan ülkelerde önemli oranlarda karşımıza çıkıyor. 2009 yılında bu ülkeler, siber suçlular tarafından zararlı kod aktivitelerinin üretildiği ve hedef olarak seçildiği ülkeler kapsamında yapılan sıralamada üst sıralara doğru bir tırmanış içindeler. Yine rapordan derlenen bilgilere göre, gelişmiş ülkelerde devlet tarafından uygulanan cezai hükümler, siber suçluların, da az takip edildikleri ve hafif cezai hükümlere bağlandıkları gelişmekte olan ülkeleri hedef seçmelerine ve aktivitelerini bu ülkeler üzerinden sürdürmelerine neden oluyor.

Tüm bunlara rağmen internetten korkmayın. Biraz daha dikkatli olun. Güvenliğe dikkat edin ve sosyal ağlardaki bilgilerinizi paylaşma konusunda seçici olun.

(Bu yazının bir kısmı 21 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Haykırış!

Yıllardır tanındık tanınacağız diye uğraşıp duruyoruz. Biz bir taraftan Türkiye hükümetleri diğer taraftan “Bakın adanın bu tarafında da yaşayan bir millet var” diye avazımızın çıktığı kadar bağırıyoruz. Zaman zaman yorulup boşa çırpındığımızı düşünüyoruz. Bir süre mevcut akıntıya bırakıyoruz kendimizi. Sonra gücümüzü toplayınca bir daha başlıyoruz bağırmaya.

Bu zamana kadar hep diplomasiyi deneyerek yanlış yapıyoruz herhalde. Çünkü diplomasi yapan diplomatlarımızın ellerindeki kartlar nedense hep zayıf kalıyor. Bunları güçlendiremez miyiz? Bilişim ile uğraşan bir gazeteci olarak şöyle bir öneride bulunabilirim. Önerim uluslararası pazarlık gücümüzü artıracağına inandığım bir öneridir ve tamamen teknolojiktir.

Öncelikle gider Avustralya kıtasının kuzey doğusunda bir yerlerde olan Yeni Kaledonya ülkesinin alan adındaki ülke uzantısı olan .nc yi alırız. Nasıl alırız diye sormayın? Bunun çeşitli yolları var. Nitekim .tv uzantısının sahibi olan Tuvalu ülkesi bu uzantının dağıtım haklarını özel bir şirkete satmıştır. Bir söylentiye göre 40 milyon dolar almış ve bu parayı da tüm halkına dağıtmış. .tv alan adının satışını yapan şirket de bu uzantıya yayıncı kuruluşların ilgisini görmüş ve diğer uzantılara göre daha yüksek fiyattan satışını yapmaktadır.

Konumuza dönersek .nc’yi aldığımızı düşünelim. Neden. nc derseniz cevabım hazır. Kuzey Kıbrıs’ın İngilizcesi niyetine. Sonra dünya ile olan internet bağlantımızı güçlendirecek bant genişliğimizi büyütecek kablolu ve kablosuz yatırımlar yaparız. Diğer taraftan da iyi bir veri depolama merkezi kurup bu merkezde aklınıza gelen her türlü server’ı bulundururuz.

Sonra dünya ülkeleri arasında hala ortak bir anlayış oluşmamış konularda yayın yapan tüm siteleri ülkemize davet ederiz. Gelin ülkemizden yayın yapın diyerek. Örneğin kumar sitelerini ve porno siteleri davet ederiz. İlaç satan sitelerde olabilir. Bunların hem hostinginden (normalden fazla bir ücret talep edeceğiz tabii ki) ciddi paralar kazanılır hem de kullandıkları bant genişliğinden. İnanın bana bunlardan kazanılan para kısa sürede yapılan tüm yatırımı finanse edecektir.

Bu tür siteler neredeyse tüm dünya ülkelerinde çeşitli problemler yaşıyor. Kimi ülkeler porno siteleri yasaklarken, kimilerinde porno serbest fakat ilaç satan sitelerle uğraşıyorlar. Yani bu üç konuda tüm dünya ülkelerinde ahlak birliği varken maalesef uygulama birliği yok.

Bu tür sitelerin. nc uzantısıyla tüm dünyaya yayın yapmaya başladığını bir hayal edin. Devamında örneğin Belçika’da bu sitelerden biri ile ilgili şikâyet olduğunu var sayalım. Nitekim olacaktır da. Sizce Belçika’ın ilgili makamları kiminle irtibat kuracak. Tabii ki KKTC hükümeti ile. Yani yıllardır tanımadıkları bir ülke ile kendi iç huzurları için iletişime geçmek zorunda kalacaklardır. Mesela her fırsatta Türkiye’ye de dirsek koyan Fransa’yı düşünün. 21. yüzyılda halen kabinesinde Sömürgeden Sorumlu Bakan ünvanı ile Bakanı olan bir garip ülke. Bir taraftan dünyaya medeniyetten bahseden ama diğer taraftan sömürerek zenginleşen ülke. Onların istemediği ne kadar site varsa buraya buyur edeceksin. Bakın bakalım hizaya geliyorlar mı gelmiyorlar mı?

.nc olmadı diyelim. İlla da uzantıya gerek yok. Uzantısızda olur bu işler. Merak etmeyin. Yeter ki istekli olun. Teknolojide çare tükenmez.

Bir hayal edin. 2000 yılında bu proje düşünülüp başlansaydı. Bugün tüm dünyanın tanıdığı bir ülke olmuş artık bu siteleri kapatıyor olacaktık. Birkaç yıl sonra da bunları kimse hatırlamıyor olacaktı.

Niye bunları söylüyoruz.. Biz ahlaksız mıyız? Tabii ki hayır. Aksine “Dinsizin hakkından imansız gelir” sözünü gerçekleştiriyoruz. Yıllardır varlığımızı yok sayan tüm dünyaya çok güçlü bir haykırıştır bu.

(Bu yazının bir kısmı 14 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Türkiye gönderiyor, biz yiyiyoruz

Sektörel konularda yazan gazeteciler kendilerini diğer gazetecilerden biraz farklı görürler. Çünkü onlar her olaya haber değeri taşıyor mu diye bakmazlar. Her olaya benim alanımla ilgili haber değeri var mı diye bakarlar. Dolayısı ile daha bir seçicidirler. Alanları dışında yazmakta pek istemezler. Fakat milli hassasiyetler söz konusu olduğunda uzman oldukları alanın dışına çıkmaktan da çekinmezler. Çekinirlerse zaten gazeteci olamazlar.

Ben de bugün alanımın dışına çıkacağım. Herkesi ilgilendiren bir konuda yazacağım. Önce bir olayı anlatayım. Nisan ayının son haftası İstanbul’da bir toplantı vardı. O dönemin KKTC’li bakanlarından biri ve bazı iş adamları da o toplantıya katılmışlardı. Öğle yemeğinin tatlı faslında KKTC’nin önde gelen iş adamlarından birisiyle karşılaştık ve masamıza davet ettik. O da bizi kırmadı ve geldi. Açık sözlü olan bu iş adamını masadaki Türk gazeteci arkadaşlara tanıştırdım. Tanışma faslından sonra gazeteci arkadaşların doğal olarak gazetecilikleri tuttu ve iş adamını soru yağmuruna tuttular. O da gayet açık yüreklilikle soruları cevapladı. Ta ki “KKTC ekonomisi şu sıralar nasıl gidiyor?” gibi gayet basit fakat o ölçüde de çocukça sorulmuş soruya kadar. O ana kadar hızlıca ve anında soruları cevaplayan iş adamı bir an durdu. Yüz kaslarında futbolseverlerin “Meksika dalgalanması” dedikleri bir hareketlenme oldu. Sanki sert bir rüzgar suratına çarptı. İş adamı kendini toparladı.

Şu soruyu sordu: “Gerçeği mi istersiniz? Yoksa…!” Bu cevaptaki amacı belliydi. Hem gazeteciye sorduğu sorunun ehemmiyetini hissettirmek istiyordu. Hem de cevabı hiçbir zaman kullanamayacağını peşinen belirtmiş oluyordu. Sorduğu sorunun derinliğini farkında olmayan gazeteci arkadaş “Tabii ki gerçeği” diye cevapladı. Fakat KKTC ile TC ilişkilerini iyi bilen ben ve bir gazeteci arkadaşım gergin bir şekilde birbirimize baktık. İş adamı acı gerçeği tüm çıplaklığı ile söyledi: “Türkiye gönderiyor, biz yiyiyoruz.” Masada buz gibi bir hava esti. Ben iş adamının Türkiye’deki asistanı ile göz göze geldim. Yılların verdiği tanışıklıkla o bayan sanki içimi okudu. Hemen devreye girdi ve iş adamına sıradaki randevuları için kalkmaları gerektiğini söyledi. Müsaade isteyip ayrıldılar.

O çocukça soruyu soran gazeteci arkadaş bana döndü ve “Abi bu nasıl cevap? Gerçekten biz gönderiyoruz, onlar yiyiyorlar mı?” Ben de kendisine “Adam cevabı verdi” dedim. O da bana “Biz tüm dünya ile onlar için uğraşıyoruz, şunların yaptığı şımarıklığa bak” dedi. Ben sadece tebessüm ettim.

O günden sonra bu gazeteci arkadaşım KKTC ile daha çok ilgilenmeye başladı. Seçimlerde KKTC’ye geldi. Çok iyi haberlere de imza attı. Son karşılaşmamızda bana dedi ki “Her şeye rağmen KKTC bizim küçük kardeşimiz. Aynı kanı taşıyoruz. Küçük kardeşlerde biraz şımarık olur. Harcasınlar. Helal, hoş olsun.”

Tüm bu olayları neden anlattım. Her şeye rağmen Türkiye halkı Kuzey Kıbrıs halkını çok seviyor. Çünkü tarihleri bir. Geçmişleri bir. Babaları, ataları bir. Kendini Kıbrıs’ın yerlisi sayanlar geçmişlerine bir baksınlar. Ya Kayseri’den, ya Konya’dan ya Niğde’den ya da Türkiye’nin başka bir ilinden göçmüşlerdir.

Dediğim gibi Türkiye halkı Kuzey Kıbrıs halkını seviyor. 300 civarında çalışan olması gerekirken 600 civarında insan çalıştırarak KTHY’yi batırmış olsalar da seviyor. Kuran Kurslarını basma gibi bir densizlik yapsalar da seviyor. Ankara hükümetine küfrederken aslında tüm Türkiye’ye küfrediyor olsalar da seviyor. 230 bin kişilik yerli nüfusun 80 bini devletten maaş alıyor olsa da seviyor. Türkiye’deki birçok hastaneye milyonlarca dolar borç takmış olsalar da seviyor. Daha bu listeyi uzatabilirim.

Türkiye halkı mazoşist falan değil. Tüm olumsuzluklara rağmen Kuzey Kıbrıs halkını sevmesi tamamen kardeşlik duygusundan kaynaklanıyor. Kardeşinin bir gün olgunlaşacağına ve büyüyeceğine yürekten inanıyor. Buna inanmasa Fatih Sultan Mehmet zamanında başlayan ve devletin bekası için yapılan bazı uygulamaları çoktan gerçekleştirirdi.

(Bu yazının bir kısmı 7 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

İnternet güvenliği pazarı beş yıl daha büyüyecek

Geçtiğimiz hafta yazılım sektörünün önemine değinmiş ve nasıl bir bacasız sanayi olduğunu anlatmıştık. Bu hafta bahsedeceğimiz internet güvenliği pazarı ise bazı uzmanlara göre yazılımın alt sektörü, diğer bazı uzmanlara göre ise kendi başına bir sektör olarak değerlendiriliyor.

Bu pazar ilk doğduğunda bilgisayar güvenliği pazarı olarak adlandırılırken internetin vazgeçilmez haline gelmesiyle adeta evrim geçirdi. Öyle ki artık ‘internet güvenliği pazarı’ olarak tanımlanıyor. Bu pazarda dünya çapında etkin oyuncuların sayısı ise iki elin parmakları kadar.

Bu konuyla ilgili olarak rakamsal verilere bakmak istediğimizde tabii ki her konuda olduğu gibi KKTC’deki mevcut rakamlara ulaşma şansımız yok. Biz de Türkiye ve dünyadaki rakamlardan bazı örnekler vereceğiz. İnternet kullanıcısı verilerine baktığımızda, Gartner tarafından Türkiye için tahmin edilen pazar hacmi 26.8 milyon dolar. Bunu kullanıcı sayısına böldüğümüzde kişi başına 0.8 dolar gibi oldukça düşük bir rakam çıkıyor.

Bu da demek ki Türkiye’de insanlar güvenlik konusunda 1 dolardan daha az para harcıyor. Oysa ABD’deki ortalama harcama miktarı 10.66 dolar. Bu rakam İngiltere’de 7.68, Rusya’da 1.77, İsrail’de 4.68, Brezilya’da 10.92, Çin’de ise 0.52 dolar. Bu analize göre baktığımızda, Türkiye’de internet güvenliği konusunun ticari açıdan gelecek vaat eden bir pazar olduğunu söyleyebiliriz.

Rakamlar bunları söylüyor. Ancak ücretsiz sürüm kullanımı diye bir gerçek olduğu da unutulmamalı. Bireysel Türk kullanıcısına baktığımızda, genelde ücretsiz sürümleri tercih ettiklerini görüyoruz. Gerçi bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere tüm dünya ülkelerinde ücretsiz sürüm kullanımı oldukça fazla. Fakat şunu unutmamak lazım bu pazarda bireyselden değil kurumsaldan ciddi paralar kazanılıyor. Bireysele ücretsiz verilen ürünlerdeki amaç kullanıcıda alışkanlık oluşturmak. Çünkü o insanlar bir yerlerde çalışıyor. Çalıştıkları kurumlarda da dolayısı ile alışkın oldukları ürünü kullanmak istemeleri gayet olağan bir davranış biçimi.

Son 9 yılda internet kullanıcı sayısının yüzde 1.200 arttığını dikkate alırsak, internet güvenliği pazarının nasıl devasa boyutlara ulaşacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Bu pazardaki ürünler geçen zaman içinde çok ilginç bir evrim geçirdiler. Bilgisayar güvenliği deyince daha önceleri akla sadece ‘antivirüs’ geliyordu. Günümüzde bu tanım evrim geçirdi ve internet güvenliği (internet security) adını aldı. Daha önceleri firewall (güvenlik duvarı), spyware (casus yazılımlar) gibi farklı pazarlar da vardı. Günümüzde bunların hepsi internet güvenliği etrafında toplandı. Gidişat artık iyice belli etti ki internet güvenliği kavramı yerleşti. Ancak bu gidişat içinde farklı trendler de barındırıyor. İlk olarak davranışsal antivürüs araçları ve internet güvenliği kavramı öne çıkıyor. Artık güvenlik pazarında da 2.0’a geçiliyor diyebiliriz. İkincisi, internet kullanıcıları artık daha az teknik oldukları için güvenlik yazılımlarının detaylarını yönetebilme yetkinliğine sahip değiller. Dolayısı ile ürünlerin kolayca yüklenebilir, kolayca yönetilebilir olması gerekiyor. Ayrıca sistem performansını da minimum etkilemeliler. Üçüncü trend olaraksa son kullanıcı bazlı güvenliğe daha fazla kayış olduğunu görüyoruz.

Gartner analizlerine göre, bu pazarda son yıllarda düzenli bir büyüme söz konusu. Önümüzdeki beş yıl içinde de sürekli büyüme bekleniyor. Evet, internet Güvenliği pazarını böyle bir gelecek bekliyor. Siz, siz olun kişisel bilgisayarınızın güvenliğini ihmal etmeyin. Yatırım yapmayı düşünüyorsanız bu pazarı araştırmadan karar vermeyin derim.

(Bu yazının bir kısmı 30 Haziran 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Ekonomik kalkınmanın kısa yolu

Haftalardır KKTC’nin içinde bulunduğu ekonomik krizi konuşuyoruz. Bir taraftann istediğimiz miktarda parayı vermediği için bunların başımıza geldiğini düşünüyor ve Türkiye’ye kızıyoruz. Diğer taraftan bunun sonuçları olduğunu düşündüğümüz KTHY ve TC’li istihdamlarının geleceği üzerine konuşuyoruz. Şayet bu ve benzeri problemlerle gelecekte de boğuşmak istemiyorsak akılcı politikalar geliştirip zaten kısıtlı olan kaynakları doğru yerlere yatırmalıyız. Ayrıca fazla da zaman kaybetmemeliyiz.

Benim önerim yazılım sektörüdür. Zaten önceki hükümetlerin KKTC’yi bilişim adası yapma konusunda irade beyanları vardı. Bu konuda bazı kararlar da aldılar. Fakat benim gördüğüm kadarıyla özel sektör bu konulara mesafeli duruyor.

Ben sizlerle yazılım ile ilgili bazı rakamları paylaşayım. Kararı ondan sonra verelim. OECD ülkelerinde yapılan yazılım yatırımları, ülkelerin ortalama Gayri Safi Yurtiçi Hasılası’nı yüzde 0,5 ile yüzde 2,7 arasında yükseltiyor. Örneğin ABD’de, 2007’de, reel sektör büyüme oranı yüzde 2 iken yazılım sektöründe büyüme oranı yüzde 17 olmuş. Avrupa Birliği ülkelerinde yazılım ürünleri ve yazılım hizmetleriyle ilgili harcamalar yıllık 258 milyar Avro tutarında olup, bu harcama AB ülkelerinin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla ortalamasının yüzde 2,6’sını oluşturuyor.

Bazı ülkeler yazılım sektörüne o kadar ciddi eğiliyorlar ki diğer bir deyişle yazılım sektörünü stratejik sektör olarak konumlandırıyorlar. Yazılım sektörüne bu kadar ihtimam gösterdikleri içindir ki meyvelerini de ihracat olarak alıyorlar. Örneğin OECD ülkelerinde yazılım ürünleri ihracatı 2006 yılı sonunda 19 milyar dolar olarak gerçekleşirken yazılımla ilgili hizmetlere ilişkin ihracat rakamı 2006 yılı sonunda 86 milyar dolar olmuş. Yazılımı stratejik sektör olarak konumlandıran ve 3İ diye adlandırılan İsrail, İrlanda ve Hindistan’ın rakamları ise daha çarpıcı. Hindistan’da yazılım ve hizmetleri ihracatı 2008 yılı sonu itibariyle 47 milyar dolar, İrlanda’da 16,8 milyar dolar, İsrail’de ise 5,68 milyar dolardır.

Yazılımın en önemli desteği ise istihdamda görülüyor. Çünkü yazılımın en önemli sermayesi insan. 2007 yılı sonu verileri itibariyle Avrupa Birliği bilgi ve iletişim teknolojileri sektöründeki iş gücünün yüzde 55’i yazılım sektöründe istihdam ediliyor. Yazılım sektöründe istihdam edilen kişi sayısı Avrupa Birliği’nde 4,3 milyon kişidir. Bu sayı her yıl yüzde 5 artıyor. ABD’de ise yazılım sektöründe 1,7 milyon kişi istihdam ediliyor ve bu sektörde istihdam edilenlerin ortalama maaşları ABD’deki maaş ortalamasının iki katıdır. Avrupa Birliği ortalamasına göre, yazılım sektöründe istihdam edilen bir yazılım geliştiricinin işverenine kazandırdığı gelir, kişi başı yıllık ortalama 100.000 avro civarındadır. Şaşırtıcı rakamlar değil mi? Devam edelim. Hindistan 1980’lerin ikinci yarısında yazılıma yönelmeye başladı. 2004′ gelindiğinde yani yaklaşık 20 yıllık bir süreçte bu sektörün istihdamı sıfırdan 850.000 kişiye çıktı. Böyle bir gelişmeyi ülkemiz gösterebilseydi şimdilerde KTHY ve TC’li istihdamlar konusunu tartışıyor olur muyduk? Örneğin İrlanda’da 1986’da işsizlik oranı yüzde 17 iken yazılım sektöründe yaşanan atılım sayesinde 2001 yılında işsizlik oranı yüzde 4,3’e düşmüştür. Başka söze gerek var mı? Yazılım sektörünün istihdam konusunda en önemli özelliklerinden biri de kadınların ve özellikle de engellilerin istihdamına önemli imkanlar sağlamasıdır.

Buraya kadar yazılım ile ilgili yazdıklarımızı şöyle özetleyebiliriz.

-Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’yı artıracak
-Tanınma problemini otomatik olarak çözecek çünkü yazılımda güçlü işler yapan bir ülkeyi kimse görmemezlikten gelemez.
-İhracat rakamlarını büyütecek
-İşsizliği azaltacak
-Verimliliği artıracak
-AR-GE’nin kaltiesini yükseltecek
-Bilgi çağı ekonomisinde KKTC güçlü bir ülke olacak.

Yazılım sektörünün tüm bunları gerçekleştirebilmesi için ihtiyacı olan her türlü ortamı sağlamaksa tabii ki siyasi otoritelerin işi. Ülkemizin lokomotif sektörlerinden biri olan eğitim sayesinde kazanılan insan kaynağı zaten var. Geriye en önemli konu kalıyor. O da bu konuda halkın ve siyasilerin aynı hedefe bakabilmesidir.

(Bu yazının bir kısmı 23 Haziran 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Videolar internet trafiğini hızla artıracak

Yayın Yüksek Kurulu’nun internet sitesi yayına girmiş. Görünüm olarak gayet şık fakat içerik olarak zayıf duruyor. Diğer taraftan CYS Inter First FM ile ilgili olarak geçen hafta yazdıklarımıza dönen olmadı. Sitelerinde yayınladıkları e-posta adresine bir mesaj gönderip bilgi istedim. Bakalım ne zaman cevap veririler. Verdikleri cevabı sizlerle paylaşacağım.

İnternete bağlı olmayan bilgisayar kalmadı. Yeni nesil cep telefonları da bu furyadan nasibini aldı. Çok uzak olmayan bir gelecekte internete bağlı cihaz kalmayacak. Hatta arabalar bile uydular üstünde sürekli internette olacak. Gerçi yön bulma cihazları sayesinde kısmen de olsa ağın bir parçası durumuna geldiler.

İnternete her bağlı cihaz, yollara çıkan her yeni araç gibi trafiğin artması demek. Trafiğin artması ise yeni teknolojik gelişmeler ve yeni yatırımlar demek. Aslında kötü bir şey değil. Yani trafik artışı teknolojik gelişmeyi tetikliyor.

İnternet trafiği ile ilgili rakamlara baktığımızda ise videolar ön plana çıkıyor. Nitekim bu konulara ışık tutan bir arştırma yayınlandı. Veri ağları konusunda dünyanın önde gelen firmalarından olan Cisco, yıllık Küresel Ağ Endeksi (Visual Networking Index / VNI) araştırmasını yayınladı. 2009 yılı sonundan 2014 yılına kadar internette yaşanacak gelişmelerin konu edildiği araştırmaya göre küresel IP ağlarındaki trafiğin 4 kat artarak 767 eksabayta ulaşması bekleniyor. Bu rakam, 2013 yılı için daha önce öngörülen trafikten 100 eksabayt daha yüksek. Gözlenecek artış 2008 yılında internet protokolü ağlarında taşınan toplam trafiğin 10 katına denk düşüyor.

Araştırmaya göre ağlarda gözlemlenen trafiğin büyük bölümünün ise videodan kaynaklanacağı öngörülüyor. Videonun ise 2014 yılında küresel IP trafiğnin yüzde 91’ini oluşturacağı tahmin ediliyor. Özellikle ağların artan bantgenişliği kapasitesi ve hızlanan internet ile HDTV (Yüksek Tanımlı TV) ve 3DTV’nin (3 Boyutlu TV) popüler hale gelerek IP trafiğini 2009 yılı sonuyla karşılaştırıldığında 2014 yılında 4’e katlayacağı ifade ediliyor.

Araştırmanın öne çıkan sonuçları şöyle:

a) Toplam Küresel IP Trafiği (Bayt olarak)
– Küresel IP trafiğinin 2009’dan 2014’e kadar 4.3 katına çıkması ve 2013’te ayda 56 eksabayta, 2014’te ise ayda 63.9 eksabayta ulaşması bekleniyor. Bu, 2014’te yıllık 766.8 eksabayt (yani bir zetabaytın dörtte üçü kadar) IP trafiğine eşdeğer.
– 2014 için öngörülen küresel aylık IP trafiği olan yaklaşık 64 eksabayt, 16 milyar DVD, 21 trilyon MP3 veya 399 katrilyon metin mesajına eşdeğer.

b) Bölgesel IP Trafiği Trendleri
– 2014’te en yüksek IP trafiği üretecek bölgeler Kuzey Amerika (ayda 19 eksabayt), Asya Pasifik (ayda 17.4 eksabayt), Batı Avrupa (ayda 16.2 eksabayt) ve Japonya (ayda 4.3 eksabayt) olacak.
– Öngörülen dönemde (2009-2014) en hızlı büyüyecek olan IP trafiği bölgeleri Latin Amerika (yüzde 51’lik yıllık bileşik büyüme oranı [YBBO], 7.9 kat büyüme), Ortadoğu ve Afrika (yüzde 45’lik YBBO, 6.5 kat büyüme) ile Merkezi Avrupa (yüzde 38 YBBO, 5.1 kat büyüme).
– Merkezi ve Doğu Avrupa’daki IP trafiği 2014’te yüzde 38’lik artış hızıyla ayda 2.5 eksabayta çıkacak. Merkezi ve Doğu Avrupa’daki aylık internet trafiği, ayda 514 milyon DVD’lik ya da 2.1 eksabaytlık veriye eşdeğer olacak.

c)Büyümenin temel tetikleyicisi: Video
– 2014’te tüm video formatlarının (TV, VoD, internet video ve P2P) toplamının küresel tüketici trafiğinin yüzde 91’ini geçeceği tahmin ediliyor.
– Küresel internet trafiği, 2010’un sonunda küresel P2P trafiğini geçecek. Son 10 yılda ilk defa P2P, internet trafiğindeki en büyük kalem olmayacak.
– Küresel online video kullanıcıları, 2010 sonunda 1 milyar kişiyi geçecek.
– 2014’te küresel IP ağlarında her bir saniyede gösterilecek videoları izlemek iki yıldan uzun süre alacak; tüm ağdaki videoları seyretmek için gerekecek süre ise 72 milyon yıl olacak.

Araştırma oldukça uzun. Daha birçok konuda rakamlar var. Fakat sırf bu rakamlar bile insanın kafasını karıştırmaya yeterli. Öyle değil mi?

(Bu yazının bir kısmı 16 Haziran 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Kimindir bu CYS Inter First FM?

Bir hafta baba ocağında dinleneyim diye Bursa’ya gittim. Herşey babamın uydu alıcısnı ayarlamamı istemesiyle başladı. Uydu alıcısı hala Türksat 1C’yi görüyordu. Onu Türksat 3A’ya göre yeniden ayarlamak gerekiyordu. Türksat’ın internet sitesinde uydu frekans listesini buldum. Göz atarken “Türksat Kıbrıs Paket” başlığı altındaki kanal listesine baktım. Şaka bir tarafa 10 tane TV kanalımız olmuş. İki tanede radyo kanalı var. İşte herşeyin başladığı an.

Radyolardan biri First FM. Diğeri CYS Inter First FM. Tüm yayınlar şifresiz iken sadece CYS Inter First FM’in şifreli olması bir anda gazetecilik refleksimi harekete geçirdi. Beynimde sorular uçuşmaya başladı. Bu soruları bir kenara bırakarak ayarladığım uydu alıcısından bu radyonun yayınlarına erişmeye çalıştım. Fakat nafile. Sorular yeniden beynime üşüştü.

Sorular sizinde tahmin edeceğiniz türden sorular. Nedir bu CYS Inter First FM? Kimindir? Gerçekten KKTC’ye mi yayın yapıyor? KKTC’ye yayın yapan tüm kanallar ve radyo şifresiz iken bu radyo neden şifrelidir? İçeriği nedir? Nasıl bir yayın politkası vardır?

Soruları sorunca kendimce cevaplarda aradım. Fakat sadece ilk iki soruya kendimce mantıklı cevaplar bulabildim. Fakat bu cevaplar doğru mudur? Bilmiyorum. CYS herhalde Cyprus’ın kısaltmasıdır. Inter ise ya international’ın ya da internetin kısaltması olabilir diye düşünüyorum. First FM ise bildiğimiz First FM ise bu radyo ya internet üzerinden yayın yapan bir First FM kanalıdır ya da uluslararası yayın yapan bir radyo kanalıdır. Dolayısı ile sahibi de First FM’in sahibi kim ise bu radyonunda sahibi odur. Unutmayın, tüm bunlar benim çıkarımlarımdır. Kesin cevaplar değildir. Ben sadece beyin cimnastiği yapıyorum.

Tüm bu sorularımıza doğru cevabı kim veya kimler verir. Ya Türkiye’deki Türksat yetkililerinden cevap isteyeceğiz. Ya da YYK’dan (Yayın Yüksek Kurulu). Fakat benim bildiğim kadarıyla Türksat Kıbrıs Paketi içindeki yayınlara YYK izin veriyor. Türksat burada sadece platform sağlayıcı konumunda. Dolayısı ile YYK’dan cevapları bekliyoruz.

Bu yazıyı yazmadan önce YYK’ya ulaşıp bir e-posta ile sorularımı sorayım istedim. Fakat 7 Haziran 2010 itibariyle www.kktcyyk.org adresindeki sitede “Site şu anda güncellenmektedir. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz!” ibaresiyle karşılaştım. Yani e-posta gönderebileceğim herhangi bir adres yoktu.

Neyse canım o kadarda problem değil diyeceğim, diyemiyorum. Bir ülkenin yayınları hakkındaki nihai karar makamının sitesi güncelleniyor diye niye kapalı olur? Nasıl bilgi işlem uzmanları ile çalışıyorsunuz? Sitenin yenisini bile yapıyor olsanız yayına sokana kadar eskisini kullanmanız gerekmez mi? Kurumsal kimliğinizin internet üzerindeki görüntüsüne bile sahip çıkamazken, sizler, nasıl oluyorda yayınlar hakkında karar verebilecek kadar kendinizi uzman kabul edebiliyorsunuz?

Sorularımı buradan gazetemiz üzerinden soruyorum. Gelen cevapları da burada yayınlayacağım. Fakat, ne yalan söyleyeyim cevap yazacaklarına dair fazla umudum yok. Çünkü TV ve gazetelerde Kıbrıs ağzı ile konuşulmasını yasakladıklarından beri eminim çok meşguller.

(Bu yazının bir kısmı 9 Haziran 2009 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Cep telefonları kansere yol açar mı?

Tüm dünyada bilişim uzmanlarının en sık karşılaştığı sorulardan birisi budur. Cep telefonları sağlığa zararlı mıdır? Tabii ki bu soru beraberinde diğer soruları da getiriyor. Şayet zararlıysa ne kadar zararlıdır? Zararsız cep telefonu var mıdır? Daha bunlara benzer bir çok soru sıralanıyor.

Ben gelişen teknoloji ile birlikte hayatımıza giren her şeyin az veya çok insan sağlığına zararlı olduğuna inananlardanım. Fakat bu zararlar insan vücudu tarafından tolere edilebilir olmasaydı hayatımıza girmesine otoriteler izin vermezdi idye düşünüyorum. Yüzde yüz sağlık istiyorsanız her türlü teknolojiden uzak durun ve hayalinizdeki ıssız bir yerde gidin yaşayın. Fakat hemen belirteyim onun bile yüzde 100 garantisi yok.

Cep telefonu ve sağlık ilişkisi üzerine sorular bir hayli artınca bu konuda bir araştırma yapılmış. Bu araştırmayı Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı’nın desteğiyle, Interphone Çalışma Grubu (Interphone Study Group) yapmış. Raporun sonuçlarını da açıkladı. Aşağıda bu sonuçları ve uzman yorumlarını bulacaksınız. Onları okuduktan sonra kararınızı siz verin.

Interphone’un 10 yıldır 13 ülkede 30 yaş üstü 5 binden fazla katılımcı ile gerçekleştirdiği araştırmanın ara raporunda cep telefonlarının kansere yol açtığına ilişkin kesin bir sonuca varılmadığı belirtiliyor.

Yaklaşık 10 yıldır 13 ülkede epidemiyolojik çalışmalar yapan Interphone Çalışma Grubu, 13 ülkede 5 binden fazla cep telefonu kullanıcısı üzerinde epidemiyolojik araştırma yapıyor. Bu gruba üye ülkeler Almanya, Danimarka, Avustralya, Fransa, Finlandiya İngiltere, İsrail, İtalya, Japonya, Kanada, Yeni Zelanda, Norveç ve İsveç’tir. Interphone araştırmasına üye ülkelerden 100 kadar bilim adamı katılıyor.

Araştırmada daha çok baş bölgesi tümörlerinden beyin derisi tümörleri, beyin dokusu tümörleri, duyu siniri tümörleri ve kulak salgı dokusu tümörleri üzerinde duruluyor. Yaşları 30-59 arasında değişen ve 10 yılı aşkın süredir sık telefon kullanan şahıslar bu çalışma grubuna alınıyor. Çalışma grubunda glioma, menengioma, akustik nöroma ve paratis bezi tümörü olan hastalar takip ediliyor. Ayrıca sağlıklı bireylerden oluşan bir kontrol grubu da takip ediliyor. Bu çalışmada amaç, hastalıklı bireylerdeki cep telefonu kullanım sıklığını, kontrol grubu ile karşılaştırmak ve elde edilecek verilere bağlı olarak tümör riskini araştırmak olarak belirtiliyor.

Interphone’dan alınan bilgilere göre herhangi bir beyin kanseri artış riski gözlemlenmediği, ancak özellikle gençlerde gerçekleştirilen arama zamanlarındaki değişiklikler ve Interphone tarafından çalışmanın başlatıldığı tarihten itibaren cep telefonu kullanımı alışkanlıklarında meydana gelen değişikliklerin, daha fazla yeni araştırmalara konu olabileceğinin gerekliliğini ortaya çıkardığı belirtiliyor.

Rapor sonuçlarına göre, genel anlamda risk artışı bulunmadığı, tutarlı bir şekilde uluslararası güvenlik önerilerine uygun radyo sinyallerinde saptanan bir sağlık riski bulunmadığı sonucuna varılıyor. Bu da mevcut araştırma ve uzman görüşlerine uygun görülüyor. Bildirilen sonuçlar, herhangi bir sonuca ulaşmadan önce eksiksiz ve kapsamlı bir veri analizi yapılmasının önemini vurguluyor. Interphone raporunda günde 30 dakikadan fazla cep telefonu kullanmanın riski arttırdığına ilişkin açıklamanın bulunmadığı belirtiyor.

Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) Yöneticisi Dr. Christopher Wild ise yaptığı açıklamada, raporu şu şekilde yorumluyor: “Interphone’dan alınan bilgilerden herhangi bir beyin kanseri artış riski gözlemlenmedi. Ancak, özellikle gençlerin yaptığı aramalar ve Interphone tarafından çalışmanın başlatıldığı tarihten itibaren cep telefonu kullanımı biçimlerinde meydana gelen değişikliklere yönelik gözlemler, cep telefonu kullanımı ve beyin kanserinin daha fazla araştırılmasının gerekli olduğunu ortaya koyuyor”

Teknoloji Bilgilendirme Platformu (TBP) Başkanı Serhat Özeren, Interphone araştırmasında cep telefonlarının beyin veya merkezi sinir sistemi kanseri vaka sayısının yaklaşık olarak her 100 bin kişi içerisinde 7 kişi olduğuna vurgu yaptığına dikkat çekerek, “Rapor sonuçlarına göre, genel anlamda risk artışı bulunmuyor” dedi.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tunaya Kalkan ise Interphone’in raporunun doğru okunması gerektiğini belirtti. Cep telefonunun gelişen teknolojinin vazgeçilmez bir parçası olduğuna dikkat çeken Kalkan “İnsan sağlığı elbette teknolojinin de önünde gelir. Ancak insanlar bu teknolojiyi kullanmaya devam edeceklerdir. Her şey gibi cep telefonunun da aşırı kullanımları risk taşıyabilir. Bundan kaçınmanın yolu doğru kullanımdır” diye konuştu.

Teknoloji Bilgilendirme Platformu Üyesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Demir ise elektromanyetik alanların her yerde olduğuna dikkat çekerek sadece cep telefonlarında değil günlük hayatta kullanılan tüm elektronik cihazların bilinçli bir şekilde kullanılması gerektiğine dikkat çekti. Prof. Dr. Mustafa Demir, Interphone araştırmasının sonucunda beyin kanseri artma riskinin kanıtlanmadığı, ancak cep telefonunu yoğun olarak kullananlar üzerinde araştırmaların sürdürülebileceğini vurguladı. Demir ayrıca, rapor sonucunda da önerildiği gibi gençlerin teknolojiyi doğru kullanmaları konusunda bilinçlendirilmeleri gereğine vurgu yaptı.

İşin uzmanları bunları söylüyor. Bu konuda nasıl davranacağınız tamamen size kalmış.

(Bu yazının bir kısmı 2 Haziran 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU
1 2
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish