Tag Archives: Facebook

2016’nın Bilişim Teknolojileri

Geçmişi herkes yaşadı gördü. Adettendir, biz bilişim teknolojileri penceresinden geleceğe bakalım. Herkesin merak ettiği şey 2016’da bilişim teknolojileri neleri ön palana çıkaracak?

Bilişim teknolojileri alanındaki eğilimleri yani moda tabiriyle trendleri söylemeden önce size ana trendlerden söz edeceğim. Bu da nereden çıktı demeyin. Ana trendler bir iki yıllık değildir. Onlar en az 10 yıllık bir geleceği biçimleyen trendlerdir. Yıl bazlı trendleri iyi anlayabilmek ve yakalayabilmek için önce bu ana trendleri bilmek lazım.

DEVAMINI OKU

Kişisel veriler konusunda ABD ne kadar güvenli?

Geçen hafta Avrupa Birliği Adalet Divanı (EJC) çok önemli bir karara imza attı. EJC, 2000 yılında imzalanan “Safe Harbour” yani “Güvenli Liman” olarak adlandırılan ve AB vatandaşlarının kişisel verilerinin ABD’li firmalar (Örneğin: Microsoft, Facebook ya da Google) tarafından işlenmesine izin veren anlaşmanın artık geçersiz olduğuna karar verdi.

DEVAMINI OKU

Çağımızın putları… 

Kur’an’ı Kerim’de Araplara ait üç putun ismi özellikle veriliyor. Lat, Uzza, Menat (Necm 19-20). Ve… Bu putlar hâlâ yaşıyor.

Unutmadan…

Sizi tanıştırayım: Çağımızın putlarından: (A)sosyal medya. Ve… Çocukları: Facebook, Twitter, Instagram.

Ben mi?..

Aşk Okulu’nun sahibi ya da müdürü olsam, (a)sosyal medya kullananı okula kaydetmem.

DEVAMINI OKU

Sosyal Medya kullanımında madalyonun iki yüzü

Kullansınlar veya kullanmasınlar artık sosyal medya denince tüm insanların kafasında oluşmuş olumlu veya olumsuz bir şeyler var. Gerçek olansa sosyal medyanında herşey gibi hem iyi hem de kötü amaçlarla kullanımı mümkün. İşte madaolyonun bu iki yüzüne kısaca değineceğiz. Hatta kötü yüzüyle ilgili hiç detaya girmeyeceğiz.

Detaya girmeyeceğimiz için önce kötü yüzünden bahsedelim. Hiç uzağa gitmeden hemen içinde bulunduğumuz coğrafyadan örnek verelim. Bildiğiniz gibi cevremizdeki bazı ülkelerde çeşitli terör örgütleri var ve bunlar sosyal medya araçlarını oldukça etkin kullanıyorlar. Örnek vererek propaganda yapar duruma düşmeyelim. Sizler zaten geleneksel medya araçlarına da konu olan bu haberleri okuyorsunuz. Kötü kullanım reklam açısında başarılı olsa da içerik açısından hoş karşılanmıyor. Bu tartışma hep sürecek görünüyor.

Sosyal medyanın iyi yüzünden bahsedelim. Bunu çoğaltalım ki iyilik çoğalsın. Çünkü şimdi yazacaklarımız hiç tartışılmayacak şeyler. Çünkü somut örneklerle anlatacağız.

Tsunami’yi herkes duymuştur. Genelde deprem sonrası büyük denizlere kıyısı olan ülkelerde görülen dev dalgalar. Örneğin geçtiğimiz günlerde Alaska’da meydana gelen 8.0 şiddetindeki deprem, doğal olarak Tsunami uyarısına neden oldu. Bu uyarı eskiden ses çıkaran dış mekan cihazlarla yapılıyordu. Bugüne kadarki geleneksel yöntem buydu. Fakat Avustralya, Kanada gibi yerlerde ayrıca telefon, faks, e-posta ve sosyal medya üzerinde bir yapılanma planlanmış ve bu yapılanma üzerinden Tsunami gibi afet/felaket uyarıları çok daha verimli bir şekilde yapılıyor.

Nitekim artık Alaska Tsunami Uyarı Sistemi sismik aktivite tespit ettiğinde, Tsunami riski altında olan bölgedeki oturanlara otomatik bir mesaj gönderiyor. Bunula da yetinmiyor, aynı zamanda “öncelikli bildirim” listesinde olanlara yani bölgenin yerel idarecileri, bölgesel afet koordinasyon yönetimi, ambulanslar ve medya kuruluşları da bu mesajı alıyorlar.

Tüm bunların yanısıra Twitter hesabı ve internet sitesi üzerinden de mesajlar aktarılıyor, bilgilendirme yapılıyor. Tsunami tehlikesi içeren bölgeleri gösteren bir harita oluşturuluyor.

Tüm dünyada benzer afetleri önceden öngörüp sadece yetkililere değil tüm ilgililere haber veren sistemler üzerinde çalışılıyor. Bu yapılırken de haber verme anlamında sosyal medya önemli bir açılım oluşturuyor.

Yukarıda bahsettiğimiz örneği gördünüz. Yani sosyal medya kamunun yararı için verimli bir şekilde kullanılıyor. Bu konuda ülkemizde de benzer çalışmalar var mı? Bilmiyoruz. Umarız vardır. Yoksa da ülkemizde de benzer yapıların oluşturulması için yetkililerin bir an önce harekete geçmesi gerektiğini söylememize herhalde gerek yoktur.

(Bu yazının bir kısmı 3 Ağustos 2014 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Para ödemiyorsanız, kişisel verilerinizi kim korur?

Çağın moda deyişlerinden birisi bu “para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz” ya da tersinden bakarsak; “para ödemiyorsanız, kişisel verilerinizin gizliliğini unutun.”

Bunları neden belirtiyorum. Tüm dünya için yeni çağın en önemli kanunlarından birisi konusunda hükümetimizin en sonunda harekete geçtiği gözüküyor.

Kişisel verilerin anlamı, Avrupa Birliğinde 1980’lerde farkında varılmış. Tabi ki bilişim teknolojilerinin kullanımının artması sonucunda, 28 ocak 1981’de “Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tâbi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunmasına İlişkin Sözleşme” imzalanmış. Güzel haber Türkiye’de bu sözleşmeye o gün imza koyanlar arasında.

Kötü haber ise, o günden bu yana geçen 33 yılda, bu sözleşmeye imza atan Avrupa ülkeleri arasında, “Kişisel Verilerin Korunması” konusunda bir kanun yapamayan tek ülke de biziz. Yani Türkiye Cumhuriyeti.

Gerçi 1996’lardan bu yana kanun hazırlığı var. Çeşitli tarihlerde hazırlanan kanun teklifleri meclise kadar gelmiş. Hatta şu anda 23. dönemden kalma bir teklif orada halen duruyor.

Fakat geçen pazartesi hükümet sözcüsü Bülent Arınç, bu konudaki kanunun bakanlar kurulunda imzaya açıldığını söyledi. Önemli bir gelişme, internet kanunun konuşulduğu günümüzde, kişilerin korunması açısından asıl önemli adım bu.

Neden önemli; bilişim ve arkasından internet teknolojileri hayatlarımızı rahatlattı. Arkadaşlarımızla Facebook ya da Instagram üzerinden haberleşiyor, resimlerimizi paylaşıyor, düşüncelerimiz söylüyor ve hatta FourSquare ile nereye gittiğimizi, ne kadar kaldığımızı filan gösteriyoruz.

İş hayatında da benzer bir durum söz konusu;  ajandaya toplantılarımızı kaydediyor, maillerimizle en gizli ticari sırlarımızı, tekliflerimizi gönderiyor, video konferanslarda yine ticari sırlarımızı konuşuyoruz. Geçen hafta bahsettiğimiz Edward Snowden, tam da ilginç bir konuya dikkatleri çekti; NSA sadece kişileri takip etmiyormuş, yanısıra ticari sırları da çalıyormuş. Bunu başka bir yazımızda tekrar inceleyeceğiz.

Fakat kişisel veriler tarafına bakarsak, olay daha önemli. Bugünlerde gündemde olan diğer bir kelime “big data” yani “büyük veri”. Büyük veriyi bilişimciler “donanım-yazılım-servis satışı” tarafıyla konuşuyor, pazarlamacılar ise “reklama/PR’a yönelik analizler” anlamında inceliyor.

Bu big data’nın bir de kişisel veriler tarafı var.  Cep telefonu ve internet, sayesinde, bir değişim var. Firmalar artık TV’lerdeki kitlesel reklamlar/pazarlama dünyasından, mobil ya da sabit internet üzerinden kişisel reklama/pazarlamaya inmeye başladı.

Bu konudaki “araç” ise, sizin parasız kullandığınız araçlar üzerinde yaptığınız hareketler. Yani internette saç ile ilgili sitelere ya da konulara ilgi gösteriyorsanız, size kellik reklamı gösteriyor, ya da daha incesi, falan arabaya bakıyorsanız, size o arabanın ederi düzeyindeki arabaların reklamlarını göstermeye başlıyorlar.

Bu bir açıdan nefis bir olay; Yani lüzümsuz reklamlar yerine ilgilendiğiniz konulardaki reklamları görüyorsunuz ama bir yandan da acaba kişisel verileriniz kimlerin elinde? Mesela baktığınız seks sitelerini birileri sizin için bir yere kaydedip, sonra kullanmayı hedefliyor mu?

Bir köşe yazısında anlatılamayacak kadar derin bir konu; Sadece şöyle bitirelim; internet kullanıcıları olarak nereye ne kadar veri bıraktığınızı farkında olun. Diğer taraftan hükümete de seslenelim; bir an once şu “Kişisel Verilerin Korunması” kanununu lütfen çıkarınız.

(Bu yazının bir kısmı 23 Şubat 2014 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Yerel seçimler yaklaşırken ABD’den bir örnek; sosyal medya politikacılar için hayati mi?

blasioYerel seçimler yaklaşırken, yeni yılla birlikte göreve başlayan New York’un yeni belediye başkanı Bill de Blasio’nun bizim politikacılarımıza vereceği önemli bir ders var. Sosyal medya artık işin olmazsa olmazı.

Neden derseniz; gelin olaya beraber bakalım…

Bill de Blasio belediye başkanı seçilmek için hayli şaşırtıcı bir insan. Bundan 40-50 hatta 20-30 sene önce “anarşist sayılabilecek”, “karısı lezbiyen”, “üstelik zenci”, çocukları da -benden duymuş olmayın ama- anarşiste benzeyen birisi New York Belediye Başkanı olabilir mi diye sorsaydınız, hem de yüzde 73’ün oylarını alarak. Cevap büyük bir çoğunlukla “hayır” olurdu herhalde.

Çünkü, Blasio 1980’lerde Nikaragua’ya gidip ABD’nin desteklediği rejime karşı Sandinista Gerillalarına yiyecek ve ilaç desteği verdi, ikinci yılını dolduran Wall Street İşgalcileri ile birlikte çalıştı, hatta bir bölgesel hastanenin kapatılmasını engelleme protestosu nedeniyle tutuklandı. 1 Ocak 2014 itibariyle New York Belediye Başkanı olan Blasio, kendinden önceki belediye başkanı varlıklı Bloomberg’in aksine orta gelir düzeyindeki bir ailenin çocuğu.

Blasio’nun seçilmesi, adeta imkansız olayların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış.

Bir sene önce belediye başkanlığı için aday adayı olduğunda, Demokrat Parti’den 9 aday adayı daha vardı. Zorlukla kayıt oldu. Kendisini destekleyenler yüzde 10’un altındaydı. Gazeteler kendisinden önceleri pek bahsetmedi. Zaten yukarda bahsettiğim üzere sakıncalı diye düşünülebilecek bir geçmişe (solcu) sahipti. Çok az personeli ve çok az da parası vardı. Bu nedenle reklamlarını da, seçimin sonuna sakladı.

Buna karşın, rakiplerinin büyük adları ve çok paraları vardı. Gazeteler her adımlarını haber yapıyordu. Seçimlerde iş ciddiye binince, gazeteler Blasio’nun negatif kabul edilen yönlerini, ön sayfalarından vermeye başladılar. Bunun da Blasio’nun sonunu getirmesi beklendi. Ama öyle olmadı. Çünkü artık sosyal medya çağındayız. Kendini anlatmak mümkün.

Blasio, digital alanı en güçlü kullanan adaydı. Öyle ki HKStrategies tarafından yaratılan Digital Engagement Index’ine bakarsanız, bu alanı kullanma yeteneğinde en yakın adaya 2 kat fark atmış. Diğer adaylardan Quinn en şanslı sayılan adaydı ve o da sosyal medyada aktifti. Ancak verdiği mesajların oy verenlere ulaşmadığı, yayılmadığı görüldü.

Catsimatidis ise daha çok Facebook ağırlıklı çalıştı. Thompson ve Lhota zayıf bir digital varlık gösterisi içindeydi. Sadece emailleri kullandılar. Veiner ise güçlü tweetler attı. Tweetleri yayıldı ama araları açık ve sayıları azdı. Veiner zaten TV reklamlarına ağırlık vermişti.

Digital Engagement Index yaratıcısı ve Hill+Knowton Strategies Teknoloji yöneticisi Joe Handler konu hakkında şöyle diyor. “Blasio’nun oğlu Dante’nin çalışmaları viral halde yayıldı. Blasio bu emekler sayesinde digital bir şehri temsil edebilecek kişi olarak gözüktü. “

Merak edenler için indeksi aşağıda veriyoruz. Bu rakamlar 100 üzerinden hesaplanıyor ve adayların sosyal medya üzerinde mesajlarının yayılma oranına bakılıyor.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Siyasileri uyarıyoruz. Sosyal medya artık siyasetinde bir tamamlayıcısı oldu. Bizden söylemesi.

(Bu yazının bir kısmı 5 Ocak 2014 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Yeni normaller

Normal nedir? Neye normal deriz? Şimdi size sözlükten alıntı yapmayacağım. Hepimizin kelimelere dökemesekte bir normal algısı vardır.

Kişisel mahremiyet konusundaki normalimiz nedir? Tartışmanın bir anlamı var mı? Tabii ki kişisel mahremiyet insanın özelidir ve saygı duyulmalıdır. Kişisel mahremiyeti ihlal eden devlette olsa hoş değildir. Şöyle bir düşünün yıllar önce ne normaldi ne değildi?

90’lı yıllarda her evde televizyon ve telefon normaldi. Fakat 80’li yıllarda bunlar normal bir durum değildi. 2000’li yıllarda internet ve erişimi gayet normalken daha öncesinde bir lükstü.

Tüm bunları niye yazıyorum? Biz ve bizden eski kuşaklar için izlenebilir olmak hala bir tabu. Bizler hâlâ internet dünyasının sosyal araçlarında (Facebook, Twitter, Forusquare, vb.) bir iz bırakacağımız zaman defalarca düşünüyoruz. Bunları kullanmanın normal bir davranış olduğunu içselleştirmeye çalışıyoruz. Çünkü hâlâ bunlarda iz bırakmayı normal kabul edemiyoruz. Yeni kuşak gençlere bakın. Bu araçları korkusuzca kullanıyorlar. Onlar için gayet normal bir olay. İşte bu ve benzeri olayları yeni normaller diye adlandırmak gerekiyor.

Bizlerde böylemi kabul etmeliyiz veya bu yeni normaller aslında birer saatli bomba mı? Aslına bakarsanız bunlar birer saatli bomba. Nitekim internet dünyasında yaptığınız her hareket iz bıraktığı için yarın birgün ortamın veya içinde bulunduğunuz topluluğun ortak psikolojisiyle hareket ederek bıraktığınız izler bir anda dünyanızı karartabileceğini hiç düşündünüz mü?

Hatta şaka yollu yaptığınız bazı paylaşımlar yüzünden suçlanabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Bence düşünün. O yüzden sizlere tavsiyem gerçek hayatta söylemeye veya yapmaya cesaret edemeyeceğiniz hiç birşeyi internet ortamında da yapmayın. Aksi takdirde öyle şeylerle karşılaşırsınızki, inanın bana tahmin bile edemezsiniz.

Zararlı kodlar

Android işletim sistemli akıllı telefonların pazar payları hızla artıyor. Dolayısıyla da hacker’ların ilgi alanına girmiş durumda. Android’ler için zararlı kod üretiminde bir hayhli artış var.  Bunlara dur demeye çalışan güvenlik yazılımı firmalarıda boş durmuyor tabii ki. Nitekim bunlardan biri olan Symantec bir rapor hazırlamış. Bu rapor, Android uygulamaları pazarının yılın ilk yarısına ilişkin mevcut güvenlik riskleri hakkında bir analiz.

Analiz, malware ve diğer zararlı kod yazılımlarının agresif reklam içerikleri kullanan uygulamalarla bağlantıya geçmeleri sonucu, Android cihazlar üzerinde yarattıkları etkileri ortaya koyuyor. Reklam içerikleri, hedeflerine ulaşmak için uygulama kullanıcılarının bilgilerini topluyor, bu bilgileri dışarı sızdırabiliyor veya bildirimler panosunda reklam göstermek, ikon/simge oluşturmak veya internet tarayıcınızdaki yer imlerini değiştirmek gibi rahatsız edici eylemlere de neden olabiliyor. Terminolojide bu tür zararlı içerikler ‘agresif reklam içerikleri’ olarak adlandırılıyor.

Güvenlik firmaları bu yılın ortasında 65 adet reklam içeriği tespit etti ve bunların yüzde 50’si agresif olarak sınıflandırıldı. Agresif reklam içeriklerini kullanan uygulamaların oranı 2010’dan beri her gün artarak, 2013’ün ilk yarısında yüzde 23’e yükseldi. Doğası gereği daha çok Fotoğrafçılık, Oyunlar ve Eğlence kategorilerinde bulunan zararlı kod yazılımlarına kullanıcılar en fazla, Kişiselleştirme, Hizmetler & Demo ve Yarış Oyunları kategorilerinden uygulama indirirken rastlıyorlar.

Zararlı kod yazılımlarının hacmi, tahmin edildiği gibi istikrarlı bir artışla büyüyor. Bilinen zararlı kod yazılım örneklerinin sayısı (madware ve grayware hariç) Haziran 2013’de 275,000’e yaklaştı ve Haziran 2012’den bu yana dört katına çıkarak bir rekor kırdı.

Tüm bunlar ne demek? Kısaca telefonunuza her uygulamayı indirmeyin demek. Hele çocuklarınızın eline veripte rastgele uygulama indirmelerine hiç imkan tanımayın demek. Bilinçli olun demek. Başka sçze gerek var mı?

(Bu yazının bir kısmı 3 Kasım 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Dikey sosyal ağlar bu sefer geliyor

Sosyal ağların (Facebook, Twitter, vb.) ne kadar popüler olduğunu anlatacak değilim. İnsanlar son üç yıldır soruyor. “Bundan sonra ne olacak?” Uzmanlar cevap veriyor: “Dikey sosyal ağlar büyüyecek.”  Peki böyle oldu mu? Biz cevap verelim. Henüz olmadı. Olacak mı? Olacak gibi görünüyor.

Konumuzu Facebook özelinden inceleyelim. “Yiğidi öldür hakkını  yeme.” demiş atalarımız. Her ne kadar Facebook’a sempatim olmasa da çok iyi yönetildiğini kabul ediyorum. Çok büyük bir şirket olmasına rağmen hantal değil. Hızlı hareket edebiliyor. Örneğin; Google, Google+ ile Facebook’un önemli eksikliklerinden birini çember mantığıyla çözmek için adım attıktan çok kısa süre sonra Facebook, akıllı listeleri hayata geçirdi. Bu konudaki tepki süresi Facebook çapındaki bir şirketten beklenmeyecek kadar hızlıydı.

Peki Facebook’u geçmek mümkün mü? Elbette mümkün. Ne zamanki Facebook’un yapısına çok ters düşen bir ihtiyaç ortaya çıkar da farklı bir sosyal ağ sitesi bunun üzerine giderek, Facebook’un uzanamayacağı bir alanda kendini konumlandırabilirse işte o zaman Facebook geçilebilir. Tabii ki bunu yapabilmek için sınırsız diyebileceğimiz bir kaynağa htiyaç var. Baktığımızda bu kaynakta sadece Google’da var görülüyor. Fakat buna rağmen Google, kendi sosyal ağını Facebook ve Twitter arasında bir yere konumlandırdı. Bunun sebebi Facebook o kadar büyükki, bu büyüklüğünden dolay rakiplerini kendi göre konumlamaya mecbur hissettiriyor.

İşte bu sebeplerden dolayı yeni sosyal ağ sitelerinin Facebook gibi geniş kitleleri hedefleyen yapılar değil, dar ama eksik kalmış alanlarda ortaya çıkması gerekiyor. Bu söylediklerimize örnek yapılar ise LinkedIn ve Xing. Çünkü bunlar sadece profesyonel iş yaşantısını hedefliyor. Dolayısıyla sadece bir şirketin çalışanlarını, sadece gezginleri, sadece engellileri, sadece doktorları, vb. hedefleyen ve sunduğu çözümlerle farkındalığını ortaya koyabilen yeni nesil sosyal ağların şansı olacaktır.

Örnekleri var mı diye baktığımızda karşımıza bir yerli bir yabancı iki örnek çıktı. Yerli örneğimiz Takiplen. Bu sosyal ağın şirketlere özel çözümleri oldukça dikkat çekici. Örneğin siz büyük bir kurumsunuz binlerce çalışanınız var. Çalışanlarınızın şirket ağından sosyal siteleri kullanmasını istemiyorsunuz. İşte burada devreye Takiplen giriyor ve sizin şirketinize özel sosyal ağ kuruyor.

Tüm çalışanlarınız bu ağa dahil olup oradan haberleşip yazışıyorlar. Tabii ki bu durum sizin bilgi işlem bölümü  çalışanlarınızın hayatını da kolaylaştırıyor. Olumlu ve olumsuz taraflarını anlatmak başka zamanın konusu. Fakat şirkete özel sosyal ağ konusunu kulak arkası etmeyin derim.

Yabancı şirkete örnek ise Atos. Atos ismini olimpiyatları  televizyondan seyreden herkes mutlaka görmüştür. Büyük organizasyonların bilişim alt yapısı üzerine çalışan uluslararası bir şirket. Atos uzun zamandır kendi şirket ağında özel bir sosyal ağ yazılımı kullanıyor ve bir kaç yıla kadar şirket dahilinde e-posta trafiğini kaldırmayı hedefliyor.

Uzmanlar son yıllarda dikey sosyal ağlar büyüyecek dedi. Hâlâ  da diyorlar. Büyüdü mü? Bizce yeterince büyümedi. Bugüne kadar yeni bir heyecan dalgası bile oluşturamadılar. Bundan sonra olur mu? Olacak gibi görünüyor. Olmazsa dikey kelimesi dünya tarihi boyunca ilk kez çok büyük bir hayâl kırıklığı yaşatacak.

(Bu yazının bir kısmı 28 Temmuz 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

İnternetten alışverişin önlenemez yükselişi

infograph_etidE-ticaret artık yükselen değer. Hangimiz internetten alışveriş yapmamıştır ki? (İstisnaları saymıyorum). BKM’nin (Bankalararası Kart Merkezi) verilerine baktığımızda ilginç sonuçlarla karşılaşıyoruz.  Görünen şu. Hem e-ticaret hacmi artıyor hem de e-ticaret yatırımları. Elektronik Ticaret İşletmecileri Derneği (ETİD), BKM’nin verilerini baz alarak e-ticaretin bir infografiğini hazırladı. Bizde bu rakamları sizler için yorumladık.

BKM verilerine göre, işlem adedi ve işlem hacminde en yüksek artış, Ocak 2012 ile 2013 arasında görülüyor. Ocak 2012’de işlem adedi 11.293.693 olarak belirtilirken Ocak 2013’te bu rakamın 15.737.905’e yükseldiği gözleniyor. İşlem hacminde ise aynı zaman aralığında geçen bir yıllık sürede ortaya çıkan 1.125,06 milyar TL’lik artış dikkatlerden kaçmıyor.

E-ticarete ilginin arttığının en önemli göstergesi ise tabii ki arama motorları. İnternet üzerinden online alışveriş sitelerini aratanların da 2007 yılından bu yana hızlı bir şekilde arttığı görülüyor. Ayrıca, internet üzerinden kredi kartıyla yapılan ödemelerin hacminde de büyük bir sıçrama olduğu dikkat çekiyor. E-ticaretin ülkemizde kendini yeni göstermeye başladığı yıl olan 2008’de 8 milyar 276 milyon TL olan hacmin, 2013’ün sadece ilk dört ayında 7 milyar 997 milyon TL’lik rekor bir rakama ulaştığı çarpıcı bir sonuç olarak gözler önüne seriliyor.

Online alışverişin yüzde 28,39’unun İstanbul, yüzde 13,62’sinin Ankara, yüzde 7,45’inin İzmir’den yapıldığı  görülüyor. Diğer illerin oranıysa yüzde 50,54.

Türkiye’de internet erişimi olan hanehalkı 32.438.200 olarak ifade belirtilirken, Facebook’un Türkiye nüfusu da aynı rakama denk geldi. Bunların yanı sıra bireylerin yüzde 37.8’inin düzenli internet kullandığı açıklandı. İnterneti kullanan en yüksek yaş, 16 – 24 aralığı oldu.

Sepet ortalaması 2008 yılında 140 TL iken ortalamaların 2013’ün ilk çeyreğinde 200 TL’ye ulaştığı gözlendi.

Internetten en çok satın alınan ürünler de cinsiyete göre farklılık gösterdi. Elde edilen bilgilere göre, erkeklerin yüzde 39’u elektronik ve bilgisayar ürünlerini tercih ediyor. Kadınların yüzde 41’i ise giyim ve aksesuar kategorisinden alışveriş yapıyor.

Dünya kullanıcı sıralaması baz alınarak hazırlanan rakamlara göre sosyal mecralarda Türkiye’deki internet kullanıcıları ilk sıralarda yer aldı. En dikkat çekici noktalarından biriyse, kullanıcı sayısı açısından Türkiye, Facebook’ta 6. sırada, Twitter’da 11. sırada, Youtube’da ise 14. sırada yer aldı.

Yeterli mi? Yetmez. Yola devam.

(Bu yazının bir kısmı 21 Temmuz 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

NSA protestoları

Geçtiğimiz haftalar sizlerle paylaştığımız ABD’deki dinleme skandalı bugünlerde bambaşka bir şekle dönüşüyor. Şöyle ki; Firefox’un geliştiricisi Mozilla Vakfı, Reddit, 4Chan ve WordPress gibi şirketler, NSA’in telekulak ve teknik takip (Prism-Prizma) skandalına karşı StopWatching.Us adlı bir kampanya başlattılar. Online aktivist grupların da destek verdiği kampanya 4 Temmuzda yani ABD’nin bağımsızlık gününde başlatıldı. Kampanyanın başlama tarihi 4 Temmuz seçilerek ince bir mesaj verildiği söyleniyor. Online aktivist gruplar, hükümetin tüm vatandaşlarını keyfine göre takip ettiği bir ülkede bağımsızlıktan söz edilemeyeceği görüşündeler. Diyecek bir şeyimiz yok.

Bu protesto eylemlerini kimler organize ediyor derseniz onu da söyleyelim: “Fight for Future ve Internet Defence League”. Bu iki grup tarafından organize edilen protesto eylemlerine 30.000 kadar internet sitesinin destek verdiği ve açılış sayfalarına StopWatching.Us temalı mesajlar yerleştireceği açıklandı. Ayrıca ABD’nin pek çok şehrinde NSA’i protesto amaçlı gösteri ve yürüyüşlerin düzenleneceği de belirtildi. Şu ana kadar herhangi bir hareket göremediğimizi belirtmek isterim. Tüm bu yapılacak eylemlerin ortak amacı, tüm ABD vatandaşlarının kişisel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını sağlamak ve mantıksız arama ve el koyma işlemlerine karşı ortak bir tepki geliştirebilmek olarak açıklandı.

Gelelim dinleme skandalının NSA ile işbirliği yapan internet devlerine. Eylemlere şu aşamada Google, Facebook, Microsoft vb. gibi şirketlerin açıktan destek vermeyecekleri söyleniyor. Gizli nasıl destek verecekleri ise merak konusu. Zaten bu şirketlerin NSA’le işbirliği yaptıklarının açıklanmıştı. Buna rağmen bu eylemlere destek vermeleri halinde bu hareketlerinin nasıl isimlendirileceğin söylememize gerek yok sanıyorum. Eylemleri organize eden gruplar adına yapılan bir açıklamada ABD hükümetinin tüm dünyada insanları sistematik bir biçimde izleyip dinlediği ve insan haklarını hiçe saydığı vurgulanıyor. Söz konusu protestoların SOPA yasa tasarısından beri ABD’de yapılan en kapsamlı protesto olduğu iddia ediliyor.

Gelelim bu eylemlerin sosyal medyada nasıl yankılandığına. StopWatching.Us eyleminin sosyal medyada da geniş bir yankı uyandıracağı söylenmiş olsa da şimdiye dek bu eylem ne dünya geneli TT (trending topic) listelerinde ne de ABD’nin yerel TT listelerinde görülmüyor. Gerçekten çok büyük boyutlara ulaşıp ABD hükümetine bu konuda geri adım attırır mı? Yoksa sönüp gider mi? İlerleyen günlerde nasıl bir gelişme göstereceğini bizde merakla bekliyoruz.

İşin ilginç tarafı düzenleyen gruplar açıklamalarında bu kampanya için bağış toplanacağını ve bu bağışlarla birlikte TV ve gazete reklamları ile geleneksel medyada da kampanyayı yaygınlaştıracaklarını belirtiyorlar.

Görünen o ki ABD’de patlak veren bu dinleme skandalı uzun süre gündemde kalacak görünüyor. Üstelik bu skandalın patlak vermesine sebep olan Snowden’in İngiliz gazeteci Sarah Harrison tarafından gizlendiği ve Rusya’ya getirildiğini düşününce insanın aklına bir çok şey geliyor. Sarah Harrison’un dünyayı sarsan Wikileaks skandalında da görünmeyen baş aktör olduğunu dikkate alırsak ortaya bir çok komplo teorisi çıkıyor.  En akla yatanı da İngilizlerin Amerikalılara nedendir bilinmez bir şeylerden ötürü kızgın olduğu ve bu tür olaylarla Amerikanın dünyadaki imajını sarstıkları şeklinde. Bu bilinmeyen nedenin 2007’de NSA’in başlattığı Prizma programına karşılık İngiltere Resmi İletişim Karargahının 2011’de başlattığı Tempora programı arasındaki kavga olduğu şeklinde söyentiler var. Kavganın sebebi olarak da Tempora’nın Prizma’dan teknoloji olarak daha üstün olması söylenenler arasında. Tüm bu olanlarda nedense Fransızların DGSE (Direction Generale de la Securite Exterieure – Dış Güvenlik Genel Direktörlüğü) ve Almanların BND’sinin (Bundesnachrichtendist – Federal İstihbarat Servisi) esamesi okunmuyor bile.

İngiltere ile ABD arasında bir post kavgası gibi görünen bu olayların nasıl sonuçlanacağını zaman biz gösterecektir.

(Bu yazının bir kısmı 14 Temmuz 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU
1 2 3 4
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish