Tag Archives: Microsoft

Kişisel veriler konusunda ABD ne kadar güvenli?

Geçen hafta Avrupa Birliği Adalet Divanı (EJC) çok önemli bir karara imza attı. EJC, 2000 yılında imzalanan “Safe Harbour” yani “Güvenli Liman” olarak adlandırılan ve AB vatandaşlarının kişisel verilerinin ABD’li firmalar (Örneğin: Microsoft, Facebook ya da Google) tarafından işlenmesine izin veren anlaşmanın artık geçersiz olduğuna karar verdi.

DEVAMINI OKU

Gelecek yıl cep telefonları daha hızlı olacak

Cep telefonu artık olmazsa olmazımız. Herkesin vücudunun bir parçası durumunda. Herhalde harici bir uzuv vücutla ancak böyle bütünleşebilirdi. 15 yıl öncesi ile günümüzdeki telefonlar arasında gerek görünüm gerekse de teknoloji açısından farklılık devasa boyutlarda. Bugün her biri birer taşınabilir bilgisayara dönüşen ve akıllı dediğimiz cep telefonlarını ile ilgili iki temel şikayet var. Birincisi pil ömrü. Neredeyse her gün en az bir kez şarj edilmeye ihtiyaç duyan bu telefonlar enerji oburlukları yüzünden kullanıcılarının canını sıkıyor. İkinci şikayet ise hızlarının kullanıcıyı tatmin etmemesi. Bu telefonlar için yazılan uygulamaların gittikçe daha komplike olması ve yazılımların mevcut donanımları teknik olarak daha üst seviyelere zorlaması yüzünden maalesef hızları düşüyor. Bu duruma bir de kullanıcıların uygulama açlığı eklenince akıllı telefonlar ne yapsın?

DEVAMINI OKU

Devam veya çıkış…

image

Sevgili TCDD, Microsoft kararsız kalmış. Sen bir karar versen artık… 😉

DEVAMINI OKU

Kullanıcı bilgilerinin satılmasında yeni ufuklar

Anlatacağım olayı öğrendiğimde benim için gerçekten ufuk açıcı olmuştu. Çünkü bizim kültürümüzde devletimizin güvenlikle ilgili bir kurumlarından biri bizden bir şey yapmamızı isterse o isteği sorgusuz ve de bedelsiz olarak yerine getiririz. Fakat aşağıda anlatacağım ABD’deki olay benim bu konularla ilgili ufuk çizgimin sınırlarını bir hayli değiştirdi.

Olayı ortaya atan (SEA) Suriye Elektronik Ordusu isimli hacker grubu. SEA’nın yayınladığı belgelerle de desteklediği iddiası şu: ABD Federal Polisi yani herkesin bildiği ismiyle FBI’ın Dijital Müdahale Teknoloji Birimi (DITU) Microsoft’tan kullanıcı bilgilerini satın almış. Microsoft’tan talep ettiği her veri transferi için 50 ila 200 dolar aralığında bir ödeme yapılıyormuş. Yayınlanan belgelerde aylık toplam ödemelerin yüz binlerce dolar seviyesine ulaştığı belirtiliyor.

SEA’nın bu iddialarının doğru olup olmadığını anlamak için CV’sine baktığımızda oldukça etkileyici bir kariyer ile karşılaşıyoruz. Az zamanda çok işler başarmışlar. Geçtiğimiz yıl Financial Times, AP, The New York Times gibi pek çok medya kuruluşunu hack’leyerek ün yaptılar. Sonrasında Microsoft’u art arda üç kez hack’lediler. Geçtiğimiz aylarda yayınladıkları Microsoft’un FBI’dan aldığı ödemeleri gösteren dokümanları bu hack’lemeler sırasında elde ettikleri düşünülüyor. Bu dokümanlarda FBI’ın yazılım devinden kullanıcı bilgisi talep ettiği ve transferi yapılan bilgiler karşılığında Microsoft’a ödeme yaptığı gösteriliyor. Transfer başına 50 – 200 dolar olarak alınan meblağ örneğin Kasım 2013’te toplamda 281.000 dolara ulaşmış. Yayınlanan belgeler konusunda Microsoft ve FBI’dan herhangi bir resmi açıklama hâlâ gelmiş değil. Ancak yalanlama yapılmadığına bakılırsa, belgelerin gerçek olduğunu kabul etmekten başka seçeneğimiz kalmıyor.

Diğer yandan hacker’ların bu belgeleri nasıl ele geçirdikleri hâlâ tartışma konusu. Daha önce Microsoft’u kısa bir süre içinde üç kez vuran Suriyeli hacker’lar site ön yüzü değiştirme (defacement) ve Twitter hesap hırsızlığı yapmışlardı. Yayınladıkları dokümanlar, bu saldırılar sırasında bazı sunuculara da sızılmış olabileceği şeklinde yorumlanıyor.

Bu olayların ufkumuzu geliştiren tarafında tekrar döndüğümüzde ABD’deki uygulamalara da bakmak gerekiyor. Şöyle ki; ABD’de iletişim firmalarının devlet kurumlarına sağladığı bilgiler karşılığında fatura kesmeleri ve ödeme almaları normal bir durum. Bizde de böylemi inanın bilmiyorum. İlk fırsatta operatörlere ve BTK’ya sorarız diyeceğim ama cevap verebileceklerinden emin değilim. Bir düşünün; “Kullanıcı bilgilerini devletin güvenlik kurumlarıyla kanunlar çerçevesinde paylaşırken karşılığında fatura kesiyor musunuz?” şeklindeki soruya nasıl bir cevap verirsiniz. Evet deseniz kullanıcı bilgilerini paylaştığınızı itiraf etmiş olursunuz ve arkasından yeni sorular gelir. Hayır deseniz arkasından başka sorular gelir. Son günlerin moda tabiriyle “Hadi ateistler bunu da açıklasın.” durumu.

ABD’de iletişim kurumları ile devlet kurumları arasındaki ticari ilişkinin normalliğini gösteren geçmiş olaylar var. Daha önce ABD yönetimi, telekom operatörleri tarafından dolandırıldığı gerekçesiyle bir dava açmıştı. Obama yönetiminin iddiası, Sprint’in sadece dinleme hizmetini ücretlendirmek yerine dinleme için gerekli yeni ekipman ve donanım paralarını da faturaya yansıtarak dinleme faturalarının şişirildiği yönündeydi. Bu olayları da hafızamız bize tekrar hatırlattığında ortaya çıkan bu yeni durum yani Suriyeli hacker grubu tarafından Microsoft’la ilgili yapılan bu açıklamalar çok da şaşırtıcı gelmiyor.

(Bu yazı 18 Nisan tarihinde yazılmıştır.)

DEVAMINI OKU

İnovasyon odaklı dev “Zirve”

Geçen haftaki “İlginç bir etkinlik hikayesi…” başlıklı yazımızda büyük ölçekli ve uluslararası firmaların yaptığı büyük etkinliklerden ve bunları niçin yaptıklarından bahsetmiştik. Fujitsu’nun her yıl yaptığı “Fujitsu Forum” etkinliği özelinde anlatmıştık konuyu. Yazımızın son paragrafında ise şunları yazıp bir temennide bulunmuştuk: “Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz. Bu ve buna benzer etkinlikler uluslararası şirket olmayı hedefleyen her firma için belli bir ölçekten sonra kaçınılmaz görünüyor. Yapmazsanız kaybedersiniz. Yaparsanız kazanacaklarınızı benim söylememe gerek yok. Gönlüm isterki ülkemizin teknoloji firmalarıda bu tür büyük etkinlikler yapsın. Gerçi iyi satış yapan bayilerini çdüllendirmek için Antalya veya Kıbrıs’a götürerek tatil yaptırıyorlar. Ödüllendirmeye bir şey dediğimiz yok. Fakat olay sadece tatil boyutuyla kalmamalı. Pazar paylarını topluca nasıl büyütürüz üzerine yoğunlaşılmalı. Güzel hareketler bunlar. Dolayısıyla bu tür büyük etkinliklere gücü yeten yerli firmalarımızdan da aynı hareketleri bekliyoruz.”

Planlamaya çalışsak böyle denk getiremeyiz. Yazımızın yayınlandığı hafta ülkemizin önde gelen mobil operatörlerinden Turkcell, zirve adı altında büyük bir etkinlik gerçekleştirdi. İsmi Turkcell Teknoloji Zirvesi olan etkinlik 2 gün sürdü ve yaklaşık 10 bin kişiyi ağırladı.

Zirvede 100 oturumda 200 fikir önderi binlerce davetliyle bir araya getirildi. Haliç Kongre Merkezi’nde 12-13 Kasım günlerinde gerçekleşen etkinlikte, Microsoft Başkan Yardımcısı Alberto Arciniega, Wired dergisinin kurucularından editör Kevin Kelly ve Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv ana konuşmacıydılar. “İş’te Teknoloji Hamlesi” vizyonuna paralel olarak teknolojinin iş dünyası üzerindeki etkilerinin masaya yatırıldığı Zirve, Teknoillüzyonist Marco Tempest’in muhteşem gösterisi ile açılıp, Cem Yılmaz’ın İLERİTKNLJ gösterisi ile sona erdi.

Zirvenin ana konuşmacılarından Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv, içinde bulunduğumuz 50 yıllık dönemin insanlık tarihinde bir dönüm noktası olduğunu vurgulayarak şirketler açısından yeni dünyayı doğru okumanın önemine dikkat çekti. Ciliv şunları söyledi: “Yeni dünyanın belki de en önemli olayı mobil internetin insanlığa etkisi. Bilgiye ulaşmak çok önemli. Teknoloji devriminin geliştirdiği bu yeni dünyada kurum ve şirketlere çok önemli görevler düşüyor. Teknoloji ve inovasyonla farklılaşmak kilit önem taşıyor. Bu yeni dünyayı iyi okuyanlar hızla yükselebiliyor, okuyamayanlar ise yok oluyor. Bugün artık her yer ofis haline geldi, akıllı telefonlar yeni iş bilgisayarlarımız. Bu nedenle şirketlerin, kritik işleri ve uygulamaları için üstün network platformuna ihtiyacı var. Network kesilince bilişim duruyor, bulut duruyor, M2M duruyor. Biz Turkcell takımı olarak tüm müşterilerimize güçlü, çevik ve akıllı network ayrıcalığını sunuyoruz. Yeni network’e; yani fiber ve mobil entegrasyonuna yaptığımız yüksek yatırım sayesinde kapsama, kalite ve hızda güçlü ve üstün hizmet sunuyoruz. Seyyar istasyonlarımız, proaktif hazırlıklarımız ve afet-acil durum yönetimi konusundaki uzman ekibimizle çevik bir network deneyimi yaşatıyoruz. Network’ümüzü cihaza göre optimizasyon gerçekleştirerek, trafiği içeriğe göre yöneterek akıllı hale getiriyoruz. Başlattığımız İş’te Teknoloji Hamlesi ile, şirketlerin işlerine odaklanmalarını, teknolojiyle inovasyonu yakalamalarını hedefliyoruz. Elinizdeki en büyük kaynak bilgi ve teknoloji ile inovasyon. Turkcell olarak bizim odak noktamız inovasyon. Bunu siz de yaptığınız zaman, inovasyonu odağınıza aldığınız zaman başarı sizden kaçamaz.”

Turkcell’in gerçekleştirdiği bu etkinliği oldukça başarılı bulduğumuzu söylemeliyim. Ülkemize ait bir firmanın çıkıp kendi iş ağını daha da büyütüp geliştirebilmek için böyle bir etkinliği yapması diğer firmalara da örnek olur düşüncesindeyiz. Dikkat edilmesi gereken tek şey; bu tür etkinliklerin ilerleyen zaman içinde odağını kaybetmesi ve firmanın iş ağını geliştirme amacından uzaklaşmasıdır. Turkcell’in bu konuda da gerekli hassasiyete sahip olduğuna inanıyoruz.

(Bu yazının bir kısmı 17 Kasım 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bilişimde Telif Hakları Baskısı; Avukat Satıcılar Dönemi mi?

Maalesef bilişim sektörünün yazılım tarafındaki treni 1980-90lardan itibaren kaçırdık. O dönemde altyapısı düşük yazılımlar bile yıllar içinde tecrübe ve bilgi birikimlerini artırıp, bugünlerin bilişim devleri haline geldi. Böyle olunca da, bugün 50-60 milyarlara varan bilişim teknolojileri bir yandan verimliliğimize ve iş yapış süreçlerine olumlu katkıda bulunurken, diğer yandan “bütçe açığına” en büyük deliklerden birisini açıyor.

Gerçi AK Parti hükümeti bilişim sektöründe en çok tedbir alan hükümetlerden birisi. Hem bu firmalara, “madem satış yapıyorsun, burada biraz da üretim yap” diyor, hem de ARGE konusuna ağırlık veriyor. Örneğin BTK’nın 3G ihalesindeki hareket tarzı ülkemiz için bir kilometre taşıdır. Bu ihalede, firmalara hem belli sayıda (500) mühendis çalıştıran ARGE merkezi kurma zorunluluğu getirdiler, hem de alımlarının belli bir bölümünü Türk KOBİ’lerinden yapma zorunluluğu getirdiler.

Ama hala uluslararası yazılım firmalarının yüzde 90’ı domine ettiği bir ortamda yaşıyoruz. Bu firmaların ilk satış sonrasındaki en önemli gelirleri ise, destek ve yıllık aldıkları lisans paraları.

Ancak bu lisans paraları, son yıllardaki tahsil şekilleriyle adeta bir giyotine dönüşmüş vaziyette. Zaman içinde, ilk sahiplik fiyatının bir kaç katına mal olsa da; lisans paraları, haklıdır diyelim. Çünkü firma yazılımı bir kere yazıp, parasını çıkarmış bile olsa, bu yazılımı güncel tutmak için bakım yapması gerekebiliyor. Fakat günümüzde olay maksadını aşıyor gibi. Çünkü firmalar bırakın kamu ve özel firmalardan aldıkları lisans paralarını, bir yandan da almadıkları (hatta hayali) rakamlara göz dikmiş durumdalar.

Geçen hafta görüştüğüm bir avukat ilginç konular anlattı. Gördüğüm kadarıyla, Türkiye’de yeni bir satıcı sınıfı doğmuş “avukat satıcılar”. Bu konuya baro gibi kuruluşlar etik açıdan nasıl bakıyorlar bilemem ama ben süreci anlatayım. Türkiye’de BSA (Business Software Alliance) denen ve bir takım çok uluslu firmaların telif haklarını araştıran bir oluşum var. Bu oluşum, Adobe, Symantec, Microsoft, vb. gibi firmaların oluşturduğu bir platform ve  bana göre firmaların kendi yaratıcılıklarının ya da satışlarının eksik kaldığı yerde ortaya çıkıyor ve nerdeyse tehdit-şantaj diyeceğim yöntemlerle olayı bir yerlere götürüyor.

Örneğin birgün bakıyorsunuz, firmanızı basmışlar ve diyorlar ki; “Sizde kopya yazılım var. Bize şu kadarı yazılımın lisans ücreti, şu kadarı da tazminat olmak üzere, toplam şu kadar para ödeyin, yoksa karışmayız ve sizi mahkemeye veririz”. Siz de soruyorsunuz; “Allah, Allah nerden çıkardınız bunu, bizde kopya yazılım filan yok”. Cevap şu şekilde; “Olmaz olur mu? Siz eleman ilanı verdiniz ve ilanda, tercihen İngilizce bilir, askerliğini yapmış vb’nin yanında bir de ofis yazılımları ve PDF yazılımları konusunda tecrübeli olması şartını koydunuz ama biz baktık siz bizim programın lisansını almamışsınız, o halde sizde kopya yazılım var.”

Ya da başka bir örnek; firmanızı arayan avukat kişi diyor ki; “Bize sizdeki yazılımların ve makinaların bir envanterini gönderir misiniz?” Firmanın avukatı buna karşı çıkıyor: “Göndermek zorunda değilsiniz.”diye. Ama sizin korkacak bir şeyiniz yok ve “Boşver gönderelim yahu” diyorsunuz. Sonra ne oluyor? Bitmek bilmeyen bir süreç. “Sizdeki makine sayısı ile yazılım sayısı birbirine uymuyor. Muhtemelen kopya yazılım kullanıyorsunuz, size baskın yapmayalım ama şu kadar lisans daha alın”.

Ya da başka bir örnek; Ankara’da bir teknoloji dükkanınız var ve yılda 1 milyon dolarlık marka yazılım satıyorsunuz. Ama devran değişiyor, dünya tabletleşiyor, Android ve iOS’laşıyor. PC ve dizüstü pazarı gerilemeye başlıyor. Dolayısıyla pazarda bu marka eskisi gibi satmıyor. Ama marka kızgın, “Siz bunu daha önceki seviyeye çıkarın” diye baskı yapıyor. Siz çıkaramıyorsunuz. O zaman ne oluyor? Bir gün dükkanınıza bir çocuk geliyor ve yalvar yakar; “Abi ben burada ailemden uzaktayım, ne olur yardımcı olun. Bu kadar para veremem. Şunu ne olur yükleyiver be abi”. Olmaz diyorsunuz ama çocuk dinlemiyor. Sonunda boşver diyorsunuz ve yüklüyorsunuz. Meğerse bu çocuk o markanın bir müfettişiymiş ve size bu yükleme 250.000 dolara mal oluyor.

Bir başka örnek; İnternet Kafeler basılıyor. Kendilerine 120.000 dolar tazminat ve 2-3 yıl hapis cezası alabilecekleri bir mahkeme sopası gösteriliyor. Karşılığında kafe başına 15.000 TL gibi bir lisans artı tazminat öderseniz tamamdır deniliyor.

Bunlara yol açan nedir; BSA her yıl korsan yazılım araştırması diyerek bir rakam açıklıyor. Bu rakam 10 sene önce filan yüzde 66’ydı. En son geçen yıl açıklandı yüzde 62. Fakat bu rakam da bir alem. İlk rakam büyük bir araştırma firmasının bölgedeki Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ülkelerle ülkemizi GSMH, satılan PC sayısı, satılan işletim sistemi sayısı açısından karşılaştırması ile masa başında oluşturulan bir rakam. Fakat masa başında oluşturulmasını ciddiye almazsanız yanılırsınız. Çünkü bu rakamı Avrupa Birliği ciddiye alıyor ve firmanın telif baskınlarını mazur göstermek için masa başında uydurduğu rakam üyelik görüşmelerinde ya da Birleşmiş Milletler gibi yerlerde başınıza bela kesiliyor. Bu rakamın nasıl oluşturulduğuna, methoduna filan bakmadan örneğin Apple “Bu ülkede telif haklarına saygı yok” diyerek mesela App Store’dan e-Book indirmenize sorun çıkarıyor. Yani anlayacağınız ülkemizdeki dünya devi yazılım firmalarının kendi kazançları için masabaşında yaptırdıkları araştırmalar AB’ye girmemizi engelliyor. İlgili bakanlığın dikkatine…

Belki bizin ülkemizdeki korsan yazılım, ABD’den ya da Avrupa Birliğinden çok da farklı değil. O ülkelerde  film ya da müzik endüstrisinin yaptığı baskınlara baktığınızda çok da masum olmadıklarını filan görüyorsunuz ama “tu kaka” olan bizim ülkemiz oluyor. Firmaların kendi satışları için ülkeleri harcaması nasıl bir durum?

Bu arada yukarıda bahsettiğimiz yüzde 62 rakamının nasıl bulunduğunu anlatalım. Bu rakamın bulunma işlemi IDC adlı araştırma firması tarafından yazılım pazarının yüzde 84’ünü oluşturan 33 ülkede 15.000 kişinin katıldığı bir online panel ile yapılmış. Bu 15.000 rakamını 33 ülkeye bölerseniz, ülke başına 454 kişi çıkar. Şimdi soru şu; 454 kişi bir ülkeyi temsil eder mi? Hele AB üyeliğini etkileyecek şekilde? Diğer soru ise şu; kim gidip de bir online panele “Ben korsan yazılım” kullanıyorum der? Kendisinin bulunup paralarının alınacağını düşünmez mi? O zaman bu 454 kişi kim? Yazılım firmalarında çalışanlar mı?

Fakat daha komiği şu; bu rakamı devletin de sorgulamadan kabul etmesi. Bir arkadaşımın anlattığına göre; İzmir’de yapılan bir konferansta Kalkınma Bakanlığı yetkilileri bu rakamı futursuzca söyleyebilmiş. Methodu ve kaynağı sorulduğunda ise “galiba..” diye başlayan bir cümle kurmuş. Acı ama gerçek.

Yani bırakın kendi hakkımızı korumayı, biz bile bize yakıştırılanları kabul ediyoruz, hiç sorgulamadan. Oysa devletin daha ciddi olması gerekmez mi? Kendisini zor durumda bırakan rakamları araştırması daha uygun olmaz mı? Ülkemizin baskıya uğrayan yerel firmaları, bilişim sektörünü harekete geçiren başarılı bir hükümetin bu konulara da ilgi göstermesini bekliyor.

(Bu yazının bir kısmı 27 Ekim 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Microsoft CEO’luğu için adayım var!

Ağustos ayının 23’ünde Microsoft bir basın açıklaması  yayınladı. Açıklamadan anladığımız Microsoft CEO’su Steve Ballmer önümüzdeki bir yıl içinde görevini gönüllü olarak bırakacak ve emekli olacak. Bu süre içinde yerine yeni biri bulunacak ve Ballmer görevi ona devir edecek.

Microsoft’un açıklamasında Ballmer “Bu tür bir geçiş  için mükemmel zaman. Yeni organizasyonumuz içinde yeni stratejimiz ve tecrübeli bir lider ekibimiz var. İlk düşüncem şirketimizin cihaz ve servis şirketine dönüşmesinin ortalarında bir yerde emekli olmaktı. Bu yeni yönün sürdürülmesini sağlayacak yeni bir CEO’ya ihtiyacımız var” derken, Bill Gates’in Ballmer için “Yeni CEO’yu bulana kadar Steve kalacağı için şanslıyız” dediği kulislerde konuşuluyor.

Microsoft’un kurum içinde gönderilen bilgilendirme mesajda ve dışarıya gönderilen basın açıklamasında Steve Ballmer kendisi gönüllü  olarak ayrılıyor gibi görünüyor. Fakat Ballmer’ın ileriye yönelik şahsi planlarından bahsedilmemesi ve bir süre daha Seattle’da kalacağının belirtilmesi, bu durum hakkında spekülasyonlara yol açıyor.

Dış basında Ballmer’ın Microsoft’a 30 kişilik bir şirket iken katıldığı ve 7,5 milyon dolarlık şirketin 78 milyar dolarlık şirkete dönüşmesini gördüğü belirtiliyor. Fakat Ballmer zamanında Vista ve Windows 8 ve Windows 8 Phone başarısızlıklarından bahsediliyor. Dış basında Wall Street’in Ballmer’ın emekliliğine olumlu tepki verdiğinin altı çiziliyor.

Diğer taraftanda yeni CEO adayları hakkında tartışmalar devam ediyor. Ancak yeni CEO adayları hakkındaki yorumlar bir yana, analistlere göre asıl tartışılması gereken Microsoft’u 13 yıldır yöneten kişinin performansı. Bir hafta öncesine kadar Ballmer’ın teknoloji camiası üzerindeki etkisini kimse tartışmazken şimdi pek çok analist Ballmer’ın başarısız olduğunu yüksek sesle konuşmaya başladı.

Steve Ballmer 2000 yılının Ocak ayında, Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in yerine Microsoft CEO’su olmuştu. Herkes Ballmer’ın nasıl bir strateji izleyeceği merakla beklemeye başlamıştı. Ballmer’ın Microsoft CEO’su olarak geçirdiği 13 seneye bakıldığında, vizyoner bir kişiliğe sahip olmayışı ve yenilikçi yaklaşımları benimsemek yerine güçlü olduğu alanlara tutunarak iş yapmaya çalışması nedeniyle firmanın ciddi bir değer kaybı yaşadığı görülüyor. Oysa 1980 yılında Microsoft’a katılan Ballmer, satış ve pazarlama alanlarında son derece başarılı bir yöneticiydi.

Bir çok konuda eleştirilen Ballmer en çok eleştiriyi şirkete getirdiği çalışan performans kriterleri ile alıyor. Ballmer yönetiminde, gerçek ve dinamik bir performans değerlendirmesi yerine çalışanlar 10 kişilik ekiplere ayrıldı. Bu ekiplerde şablon olarak 2 kişi yıldızlaşıyor, 7 kişi geçer not alıyor ve 1 kişi de yetersiz bulunuyordu. Bu politika sonucunda Microsoft’un giderek bir yazılım ve teknoloji şirketi olmaktan çıkıp satış/pazarlama şirketine döndüğü söyleniyor.

Sonuç olarak, Microsoft’un CEO’luğunu bırakacak olan Ballmer’ın performansı analistler tarafından yerden yere vuruluyor. Analislerin düşüncesi; Ballmer, 13 yıl içinde firmayı çekip çevirmeyi başarmış olabilir ancak Windows ve Office dışında Microsoft’a gerçek anlamda yeni bir yönelim sağlayamadı şeklinde.

Steve Ballmer’ın yerine CEO kim olacak. Adaylar önümüzdeki günlerde iyice netleşmeye başlayacak. Fakat kulislerde adı geçen ve bizimde gönlümüzde yatanı söyleyelim. Ülkemizin önde gelen mobil operatörlerinden Turkcell’in CEO’su Süreyya Ciliv. Cilivi’in girişimci kişiliği ve Microsoft geçmişide göz önüne alındığında insanın “bu iş olur” diyesi geliyor. Bekleyelim ve görelim.

(Bu yazının bir kısmı 1 Eylül 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Ne oldu bu Mavi Dev’e (IBM)?

Geçtiğimiz hafta okuduğum bir haber beni çok şaşırttı. IBM Avustralya’da 1,2 milyar dolarlık zarara yol açtığı ve etik davranmadığı  gerekçeleriyle ihalelerden yasaklanmış. Şaşırttı  dediysem de geçmişi hatırladığım için böyle diyorum, aslında şaşıracak bir durum yok. Son yıllardaki gidişata bakın, bu zaten gözüküyor.

IBM’e kendi ülkesinde Big Blue (mavi dev) derler. Haklı bir tabirdi çünkü bir dönem dünyanın bilgi işlem sektörünü  sırtında taşımış bir firmaydı. Hatta 90’ların başında kendi markalarından AS400 için ayrı bir firma olsaydı, IBM’in arkasından 2. sırada olurdu diyorlardı. O kadar pazarı silip süpürüyordu.

Ama sonra olanlar oldu. Açıkçası teknoloji, IBM’in kurucusu Thomas J. Watson’ın 1943 yılındaki “dünya’da gelecekte sadece 3-5 bilgisayar olur” öngörüsünün aksine bir devinim gösterdi. Önce Microsoft dünyamızı değiştirdi. Evlerimize girmeye başlayan bilgisayar kavramına “kullanılabilirlik” ve “birbirine bağlanabilirlik” sağladı. Dünya PC dünyası haline döndü. Üzerine internet tuzu biberi ekti. Büyük büyük sunucuları iyice bıraktık.

Arkasından da cep telefonlarından evrilen akıllı telefonlar ve mobil haberleşme dünyayı temelinden değiştirdi.

Bu değişimi zamanında algılayamayan bir zamanların devleri olan firmalar birer ikişer hasar almaya başladılar. Örneğin Nortel, Alcatel, bugünlerde HP, Nokia ve hatta Microsoft. Hepsi dünyanın değişim hızını tam yakalayamamaktan kaynaklı sıkıntılar yaşadılar ya da hâlâ yaşıyorlar. Dev haline gelindiğinde anlaşılan, yenilik arama duruyor, arkadan gelenler küçümseniyor ve ün sarhoşluğu ile gelişmeler yakalanamıyor. Bu bir vizyon meselesi tabi ki..

Ama IBM örneğine baktığımızda farklı bir boyut da göze çarpıyor.  IBM sadece üretici tarafta değil, hizmet tarafında da çalışan bir firma. Özellikle pek çok dünya devinin bilgi işlem departmanlarını dışarıdan hizmet şeklinde yönetiyordu. Yani “malı bir kere sattım” dışında, “proje yapmak” ya da “yönetmek” ile de para kazanıyordu. Bu noktada belirtelim; hizmet söz konusu olunca, insan kaynakları önem kazanıyor. Ama bir zamanlar “en çok çalışılmak istenen firma” listelerindeyken, IBM’in bugün elemanlarının güvenemediği bir firmaya dönüştüğü konuşuluyor. Ülkemiz de dahil pek çok ülkede bu nedenle insan kaynakları konusunda önemli sorunlarla boğuştu ve halen boğuşuyor.

Böyle olunca da, proje bir şekilde satılıyor ama sonrası  soru işareti. IBM Türkiye’nin 2009 yılında yaşadığı İş Bankası skandalı böyle bir konu. 170 milyon dolarlarda başlayan proje, 220 milyon dolarlara taşınmış ve sonuçta 1 yıl sonra projenin yarısına bile gelinememişken IBM ile sözleşme durdurulmuştu. Gerçi İş Bankası IBM ile çalışmaya devam ediyoruz diyor (herhalde gocunacakları bir şeyler var) ama devam eden bu proje değil, bakım anlaşmalarıydı. İş Bankası daha sonra bu projeyi kendi kaynakları ile üstlendi.

IBM’in proje sorunları konusu, sadece ülkemizde değil, başka yerlerde de bahsediliyor. Örneğin; bu haftanın haberi (ki bu yazıyı  yazmayı düşünememe neden oldu) Avustralya’da IBM’in devlet ihalelerinden yasaklandığı duyuldu. Etik davranmaması ve de devleti 1,2 milyar dolar zarara uğrattığı belirtildi.

IBM, bizim ülkemizde etik mi? Son 10 yıldır IBM’in ülkemizde ne kadar vergi verdiğini biliyor muyuz? Bildiğimiz, IBM’in Türkiye’de zararda olduğundan dolayı vergi vermediği. Çünkü IBM, birisi İtalya’da ve diğeri Türkiye’de olmak üzere iki ayrı ticari hesap üzerinden işlerini yürütüyor.  Türkiye’deki hesap operasyonel maliyetlerden dolayı zarar iken İtalya hesabı bilemediğimiz bir oranda kârdaki Türkiye’den ayrılmıyor. Başka bir değişle Türkiye’de ödenmesi gereken vergi İtalya’ya ödeniyor. Yasal mı? Evet. Etik mi? Yorum yok!

Konuyu daha fazla dağıtmadan devam edelim. İki ay önce de IBM’in kendi ülkesinde, CIA’in bir projesi için IBM’i seçmediği haberlere yansıdı. CIA konunun parayla ilgisi olmadığını, Amazon’u seçtiğini çünkü teknik olarak daha üstün bulduğunu açıklayıverdi. IBM ya da diğer dünya devleri, o kadar büyüyorlar ki, manevra kabiliyetleri düşüyor. Başlarına da vizyonu zayıf birileri gelmişse, vay şirketin haline. Devlerin kârlılığı azalınca ilk yapılan iş, mevcut personeli azaltmak oluyor. Teknolojideki ivmenin başlangıcını 2000’ler olarak düşünürsek; bu tarihten sonra devlerin çıkardığı eleman sayılarına baktığımızda saptamanın ne kadar doğru olduğunu görürüz.

Nitekim haberlere bakın sadece son bir ayda Kuzey Amerika’da 5000’e yakın IBM elemanının işten çıkarılmakta olduğu yazılıyor.

Sektörden birisine “ne olacak bu IBM’in hali” dedim; “eleman sorunları projelere yansıyor, projelerin iptali ise eleman çıkartmalara”  diye cevapladı. Yani tam bir kısır döngü.

Sanırım, devlerin de bir ömrü var ve kendisini zamana adapte edemeyenlerin “Devler liginden bir alt lige” inmesi kaçınılmaz.

(Bu yazının bir kısmı 25 Ağustos 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

NSA protestoları

Geçtiğimiz haftalar sizlerle paylaştığımız ABD’deki dinleme skandalı bugünlerde bambaşka bir şekle dönüşüyor. Şöyle ki; Firefox’un geliştiricisi Mozilla Vakfı, Reddit, 4Chan ve WordPress gibi şirketler, NSA’in telekulak ve teknik takip (Prism-Prizma) skandalına karşı StopWatching.Us adlı bir kampanya başlattılar. Online aktivist grupların da destek verdiği kampanya 4 Temmuzda yani ABD’nin bağımsızlık gününde başlatıldı. Kampanyanın başlama tarihi 4 Temmuz seçilerek ince bir mesaj verildiği söyleniyor. Online aktivist gruplar, hükümetin tüm vatandaşlarını keyfine göre takip ettiği bir ülkede bağımsızlıktan söz edilemeyeceği görüşündeler. Diyecek bir şeyimiz yok.

Bu protesto eylemlerini kimler organize ediyor derseniz onu da söyleyelim: “Fight for Future ve Internet Defence League”. Bu iki grup tarafından organize edilen protesto eylemlerine 30.000 kadar internet sitesinin destek verdiği ve açılış sayfalarına StopWatching.Us temalı mesajlar yerleştireceği açıklandı. Ayrıca ABD’nin pek çok şehrinde NSA’i protesto amaçlı gösteri ve yürüyüşlerin düzenleneceği de belirtildi. Şu ana kadar herhangi bir hareket göremediğimizi belirtmek isterim. Tüm bu yapılacak eylemlerin ortak amacı, tüm ABD vatandaşlarının kişisel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasını sağlamak ve mantıksız arama ve el koyma işlemlerine karşı ortak bir tepki geliştirebilmek olarak açıklandı.

Gelelim dinleme skandalının NSA ile işbirliği yapan internet devlerine. Eylemlere şu aşamada Google, Facebook, Microsoft vb. gibi şirketlerin açıktan destek vermeyecekleri söyleniyor. Gizli nasıl destek verecekleri ise merak konusu. Zaten bu şirketlerin NSA’le işbirliği yaptıklarının açıklanmıştı. Buna rağmen bu eylemlere destek vermeleri halinde bu hareketlerinin nasıl isimlendirileceğin söylememize gerek yok sanıyorum. Eylemleri organize eden gruplar adına yapılan bir açıklamada ABD hükümetinin tüm dünyada insanları sistematik bir biçimde izleyip dinlediği ve insan haklarını hiçe saydığı vurgulanıyor. Söz konusu protestoların SOPA yasa tasarısından beri ABD’de yapılan en kapsamlı protesto olduğu iddia ediliyor.

Gelelim bu eylemlerin sosyal medyada nasıl yankılandığına. StopWatching.Us eyleminin sosyal medyada da geniş bir yankı uyandıracağı söylenmiş olsa da şimdiye dek bu eylem ne dünya geneli TT (trending topic) listelerinde ne de ABD’nin yerel TT listelerinde görülmüyor. Gerçekten çok büyük boyutlara ulaşıp ABD hükümetine bu konuda geri adım attırır mı? Yoksa sönüp gider mi? İlerleyen günlerde nasıl bir gelişme göstereceğini bizde merakla bekliyoruz.

İşin ilginç tarafı düzenleyen gruplar açıklamalarında bu kampanya için bağış toplanacağını ve bu bağışlarla birlikte TV ve gazete reklamları ile geleneksel medyada da kampanyayı yaygınlaştıracaklarını belirtiyorlar.

Görünen o ki ABD’de patlak veren bu dinleme skandalı uzun süre gündemde kalacak görünüyor. Üstelik bu skandalın patlak vermesine sebep olan Snowden’in İngiliz gazeteci Sarah Harrison tarafından gizlendiği ve Rusya’ya getirildiğini düşününce insanın aklına bir çok şey geliyor. Sarah Harrison’un dünyayı sarsan Wikileaks skandalında da görünmeyen baş aktör olduğunu dikkate alırsak ortaya bir çok komplo teorisi çıkıyor.  En akla yatanı da İngilizlerin Amerikalılara nedendir bilinmez bir şeylerden ötürü kızgın olduğu ve bu tür olaylarla Amerikanın dünyadaki imajını sarstıkları şeklinde. Bu bilinmeyen nedenin 2007’de NSA’in başlattığı Prizma programına karşılık İngiltere Resmi İletişim Karargahının 2011’de başlattığı Tempora programı arasındaki kavga olduğu şeklinde söyentiler var. Kavganın sebebi olarak da Tempora’nın Prizma’dan teknoloji olarak daha üstün olması söylenenler arasında. Tüm bu olanlarda nedense Fransızların DGSE (Direction Generale de la Securite Exterieure – Dış Güvenlik Genel Direktörlüğü) ve Almanların BND’sinin (Bundesnachrichtendist – Federal İstihbarat Servisi) esamesi okunmuyor bile.

İngiltere ile ABD arasında bir post kavgası gibi görünen bu olayların nasıl sonuçlanacağını zaman biz gösterecektir.

(Bu yazının bir kısmı 14 Temmuz 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Dinledik, dinliyoruz, dinleyeceğiz…

Geçtiğimiz hafta The Guardian ve Washington Post gazetelerinde çıkan yazılarla NSA’in (National Security Agency) dinleme ve izleme yaptığını  öğrendik. Gerçi bilinmeyen bir şey değildi. İhtiyaç duyulduğu kadar yapıldığı düşünülüyordu. Fakat boyutları öğrenildiğinde olay skandala dönüştü. Olayın kahramanı yani bu konuları basına sızdıran kişi kendini gizlemedi. Edward Snowden adında 29 yaşlarında eski bir CIA çalışanıydı. Bir dönem CIA’de çalışan, sızıntıların gerçekleştiği tarihte ise NSA için taşeron olarak strateji ve danışmanlık hizmetleri veren Booz Allen Hamilton firmasında çalışan Snowden, sızıntıları gerçekleştirmesindeki tek amacın ABD yönetiminin halk adına ve halka karşı yaptığı faaliyeti gözler önüne sermek olduğunu söylüyor. Ulvi bir amaç olarak görünüyor.

Snowden, The Guardian’a verdiği demeçte, ABD ulusal istihbarat yapılanmasında çatı konumunda olan NSA’in tüm iletişimi (sabit telefon, cep telefonu, e-posta, vs…) izleme yetkisine ve yeteneğine sahip olduğunu ve bu sayede otomatik olarak tüm bir ulusun iletişiminin izlendiğini söyledi. Şöyle ki; NSA çalışanlarının, birisinin e-postalarına veya telefonuna bakmak istediklerinde sadece bu teknolojiyi kullanmalarının yeterli olacağını söyleyen Snowden söylediği her şeyin kayıt altına alındığı bir dünyada ve böyle bir toplumda yaşamak istemediğini açıklıyor. Snowden ayrıca şu anda Hong Kong’da bir otelde olduğunu ve İzlanda elçiliğine siyasi sığınma talebinde bulunacağını bildirmişti. Şimdilerde ise nerede olduğu bilinmiyor.

Bu iddialar içinde yer alan işin firmalar bölümü ise şöyle. Söz konusu iddiada Microsoft, Google, Apple, Facebook vb. firmaların kendi veritabanlarına erişebilmesi için NSA’e erişim yetkisi verdiği  şeklindeydi. Microsoft, Google, Apple ve Facebook gibi internet devleri hemen yalanlama yayınlamışlardı. Buna karşın hem NSA, hem de Obama bunun yıllardır yapılan standart bir istihbarat hareketi olduğunu ve FISA yasasıyla uyumlu olduğunu duyurarak firmaları ters köşeye yatırmışlardı. İşin ilginç yanı da aslında bu zira teknik takibin skandala dönüşmesinin sebebi, ABD’nın kendi vatandaşlarını da dinlediği iddiası. Yoksa FISA yasası yabancı vatandaşlar için ABD istihbarat kurumlarına zaten böyle bir yetki vermekte ve kimse de bu garip uygulamadan rahatsız oluyor gibi gözükmemekte.

İşin birazda magazinel ve ekonomik tarafında bakalım. NSA’in teknik takip ve dinleme skandalıyla birlikte, George Orwell’in 1984 adlı romanı da Amazon’da en ciddi yükselişi sergileyen kitaplardan birisi oldu. Amazon.com’un saat başı güncellediği verilere göre 1984, son 24 saat içinde satış rakamını %156 artırarak en çok satanlar listesinde 112. sıraya dek tırmanmış durumda. George Orwell’ın 1947-1948 yıllarında kaleme aldığı kitap, bir ara, satış rakamını %9500 oranında artırmış durumdaydı.

Konu sansür, teknik takip, devlet eliyle yapılan izleme ve dinlemeler olduğunda George Orwell’ın 1949 yılında basılan 1984 romanı, referans olarak verilecek eserlerin başında gelir. Bu eser, alegorik bir anlatımla gözetleme devletini tanımlayan ve düşünce suçunun tanımının yapıldığı ilk kitaplardan birisidir. Bu skandalın patlamasıyla 1984 yeniden gündeme geldi ve satış patlaması yaptı.

Amazon.com’un verilerine göre, Orwell’ın 1984 romanı artırdığı  satışları ile en çok satanlar listesinde 112. sıraya dek tırmanmış durumda. Elbette bu satış patlamasının tek sebebi bu skandal değil. Aynı zamanda bu hafta kitabın basılmasının 64. yıldönümü. Ancak elbette asıl etkenin NSA skandalı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

ABD ulusal güvenlik kurumu olan NSA, 1978 yılında çıkartılıp daha sonra 11 Eylül saldırıları ardından kapsamı genişletilen FISA (Yabancı İstihbarat Takip Yasası) çerçevesinde yıllardır teknik takip ve iletişim izlemesi yapan bir kurum. Yani gücünü zaten yasalardan alıyor. Biz de durum ne dersiniz? Bilmiyorum. Bir Snowden de bizden çıkar bakarsınız.

(Bu yazının bir kısmı 16 Haziran 2013 tarihli Para dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU
1 2 3 5
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish