Category : YAZARLAR

Teknoloji Geliştirme Bölgeleri

teknokentlerGünümüzde Bilişim Sektörünün etkilemediği, değişeme yol açmadığı sektör neredeyse yoktur. Bu nedenle Bilişim Sektöründen ve onun getirdiği olanaklardan azami ölçüde yararlanan kuruluşlar çok önemli fırsatlar temin etmekte, buna adapte olamayanlar ise ya küçülmekte veya tamamen yok olmaktadırlar. Bu haliyle, Bilişim Sektörü  diğer sektörler açısından  lokomotif özelliği taşımaktadır.

Bilişim Sektörünün, teknolojik gelişmelerden ve Ar-Ge faaliyetlerinden en kolay ve hızlı etkilenen, bu gelişmelerin en fazla uygulama alanı bulduğu bir özelliğe sahip olması büyük önem taşımaktadır.

Bu nedenle Araştırma Geliştirme çalışmaları, Bilişim Sektörünün ve bunun etkilediği diğer sektörlerin gelişiminde çok büyük önemi vardır.
Bunun sonucu olarak günümüzde pek çok ülkede Ar-Ge çalışmalarının desteklenmesi için bir çok düzenleme yapılmış, özellikle üniversitelerin bünyelerinde kurulan Teknoparklar ve Teknoloji Geliştirme bölgeleriyle bu gelişmelerden azami ölçüde faydalanılması amaçlanmıştır.

Bu konuda ülkemizde de bir çok düzenleme yapılmış ve son yıllarda gerçekten çok önemli mesafeler ve başarılar kazanılmıştır.

26.06.2001’de yayınlanan 4691 sayılı Kanun ile kurulan Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde şunlar amaçlanmaktadır:
–    Teknolojik bilginin üretilmesi
–    Üretilen bilginin ticarileştirilmesi
–    Üründe ve üretim yöntemlerinde ürün kalitesi ve standardının yükseltilmesi
–    Verimliliği artıracak ve üretim maliyetlerini düşürecek yeniliklerin geliştirilmesi
–    Küçük ve orta ölçekli işletmelerin yeni ve ileri teknoloji yatırımları yapacak yabancı sermayenin ülkeye girişinin hızlandırılması
–    Sanayinin rekabet gücünün arttırılması

Kanun kapsamında ülkemizde 64 Teknoloji Geliştirme Bölgesinden 50’si aktif bir şekilde faaliyetine devam etmektedir.

teknoloji-gelistirme-bolgeleriİTÜ Arı Teknokent

İTÜ Arı Teknokent Teknoloji Geliştirme Bölgesi Yönetici Şirketi, Teknoloji Geliştirme Bölgesinin 2003 yılında Bakanlar Kurulunda ilan edilmesinden sonra kurulmuştur. Halihazırda 252 Ar-Ge firması ve 6000’den fazla  Teknokent çalışanı ile aktif bir şekilde faaliyetlerine devam İTÜ Arı Teknokent kurulduğundan beri proje sayısı (tamamlanan + devam eden) yaklaşık 2500 adet olup,  2015 yılında ekonomiye 3 Milyar TL kazandırmıştır. İTÜ Teknokent kurulduğu 2002 yılından itibaren de Teknokent firmaları 180 milyon dolarlık ihracat kapasitesine ulaşmıştır. İTÜ Arı Teknokent Binaları  İTÜ Ayazağa Kampüsünde faaliyet göstermektedir. Ayrıca San Francisco Galvanize’da ve Chicago 1871’de ofisleri mevcut olup, yakın zamanda Berlin ve Dubai’de yeni ofisleri açmak için çalışmaları devam etmektedir.

İTÜ Arı Teknokent Programları

İTÜ Çekirdek: İTÜ Çekirdek, İTÜ Arı Teknokent’in Erken Aşama Ön Kuluçka ve Kuluçka Merkezidir. 2015 yılında, İTÜ Çekirdek’e 9 ayda 3900 başvuru yapılmış olup, 250 proje desteklenmiştir. Desteklenen girişimcilere 1.000.000 TL çekirdek sermaye dağıtılmıştır. University Business Incubator Index (UBI)’e göre İTÜ Çekirdek Avrupa’da 8.sırada olup Dünya ölçeğinde 18.sıradaki kuluçka merkezidir.

İTÜ Gate: İTÜ Gate programının amacı; Türkiye ekonomisi için katma değer oluşturacak teknoloji tabanlı firmaları uluslararası pazara taşımaktır. Bu program kapsamında girişimciler çeşitli yoğunlaştırılmış programlar uygulanarak San Francisco ve Chicago’da yapılan DemoDay’ler ile yatırım almaları ve potansiyel müşterilere ulaşmaları sağlanmaktadır.

Görüldüğü üzere Teknoparklar ve burada yapılan Ar Ge faaliyetleri tüm ülkelerin gelişimi açısından büyük önem taşımaktadır.

Ülkemizde de 40 binden fazla çalışanın görev yaptığı Teknoparklarda, 35 milyar TL.’den fazla ciro,  2,5 milyar dolara yakın  ihracat   yapılmaktadır. Sadece İTÜ bünyesinde faaliyet gösteren İTÜ Arı Teknokent’te 6000’den fazla çalışanın olduğu dikkate alındığında, bu kuruluşların bilimsel çalışmaların yanında, nitelikli personelin istihdamı açısından taşıdığı önem daha da açık görülmektedir.

Mevcut teşvik sistemiyle önümüzdeki süreçte daha da gelişmesi beklenen ülkemizdeki Teknoparklar, Türkiye’nin 2023 yılı hedeflerine çok olumlu katkı yapacaklardır.

Doç. Dr. Tayfun Acarer – 25 Kasım 2016

DEVAMINI OKU

İdeal teknoloji iletişimi ne olmalıydı?

ideal_teknoloji_iletisimi_ne_olmaliydiTeknoloji iletişimi zor bir şey. Bir yandan onlu yaşlardaki çocuklar teknolojiyle tarih yazıyor, diğer yandan onlara bu teknolojileri sağlamakla yükümlü büyükler bütün gelişmeleri zıt geçiyor. Bir yandan konu ülke gelişimini ve ekonomisini doğrudan etkileyen çok önemli etmenler barındırıyor, diğer yandan uygulaması ve anlaması zor olduğu için insanlar bu önemi kavramakta geri kalıyor. Bir yandan bir kişinin tamamını kavrayamayacağı kadar geniş bir alan, diğer yandan gazetecilik adına medya organlarında bir kişiyi bu işe bağlamayacak kadar önemsiz olarak algılanıyor. Bir yandan teknoloji firmaları enerji piyasasından sonra ülkenin en büyük kazançlı firmaları ve reklam verenleri, diğer yandan kendi alanları olan teknoloji basınını beslemekten geri kalacak kadar dar görüşlüler.

Bu karmaşa ve tezatlar silsilesi içinde teknolojinin iletişimini yapmaya çalışan biz gazeteciler… Normal şartlarda bir gazetecinin soru sorup cevabını alabilmesi için X aylık bir zaman dilimi geçmesi gerekiyorsa teknolojiyle ilgili bir gazeteci için gereken süre en az 3X ay oluyor. Çünkü önce teknolojiyi anlamak gerekiyor, onun ülkeye özel kullanımlarını kavramak gerekiyor, onu satan ya da üreten firmaların gelişimini bilmek gerekiyor, onun evrileceği alanları tahmin edebilecek kadar fütürist olmak gerekiyor.

Halk teknoloji deyince janjanlı cep telefonları, yanar döner bilgisayarlar ve televizyonları anlıyor. Devletin teknolojiye bakış açısı, firmaların ülke için yapacağı orta ve uzun vade yatırımlar, yazılımlar, eğitim teknolojileri… Hele hele CRM, ERP, sunucu ve bulut gibi gerçek hayata dokunan teknolojilerle uzaktan yakından ilgilenmiyor.

Bu ortamda şirketler cahilliğe övgü gibi hareketlerde bulunuyor: Nalıncı keseri gibi her konuyu kendilerine yontuyor. Etrafta çok bilen ve yazan olmadığı için daha rahat hareket ediyor ve sürekli kafa karıştıran yorum ve basın bültenleriyle cahilliğe övgü yapıyor. Basın toplantılarında bilgilendirici açıklamalar yapmak yerine toplantıya gelmiş gazetecileri eğlendiren aktiviteler yapıp onlardan tek bir soru dahi almadan buharlaşıp yok olan sözcüler kullanıyorlar. Sadece şirketler değil devlet kademeleri de böyle: Devletin, teknolojiye bakan aktörlere yaklaşımı çok uzak. Sadece Ankara’da kümelenmiş belli gazetecilerle iletişim kurup kalanlara ne cevap veriyor ne de bilgi aktarıyor. Gazeteci ve yayın seçiyor, ajanslarla ilerliyor çoğunlukla…

Teknoloji bir seçenek değil. İletişim de öyle… Yani “acaba olsa mı olmasa mı” diye bir tartışma taş devrinde kaldı. Ancak şu saydığımız birkaç nokta olmadan bizim teknolojiyi anlatmamız, dolayısıyla benimsetmemiz, kullanılır hale getirmemiz, özetle geliştirmemiz mümkün değil.

Serhat Ayan – 22 Eylül 2016

Serhat Ayan kimdir?

DEVAMINI OKU

Bilişim, Demokrasi ve “15 Temmuz”

bilisim_demokrasi_15_temmuz“15 Temmuz” FETÖ darbe girişiminin, hain ve vahşi bir terör eyleminin üzerinden 1.5 ay geçti. Örgütün detayları ortaya çıktıkça, o gece ve öncesindeki konuşmalar ve yazışmalar ortaya çıktıkça, kendimize ‘Allahım, aklıma mukayyet ol’ demek ihtiyacı hissediyoruz. Darbe girişimi çok şükür ki başarı olmadı. Eğer, böyle bir darbe girişimi Türkiye’yi siyasi ve ekonomik açıdan büyük bir kaosa, büyük bir belirsizlik ve felakete sürüklese idi, önümüzdeki 50, 100 yılımız heba olacaktı. Türkiye, G20 Grubu’nun bir üyesi olarak, dünya ekonomisi ve siyasetinde seçkin ülkeler ile aynı platformu paylaşan, 2015 yılında G20 Grubu toplantılarına bir yıl dönem başkanlığı yapan bir ülke olarak, bir anda ağır siyasi ve ekonomik belirsizliklerle boğuşan bir Afrika veya Asya ülkesi konumuna düşürülmeye çalışıldı. Dünya ülkeleri arasında 1. ligde olan bir ülkeyi, Avrasya’nın kaderini değiştirecek Türkiye’yi, küresel bacağı da olan bir hain darbe girişimi ile, 4., hatta 5. lige indirmeye kalktılar.

Türk toplumunun demokrasiyi sahiplenmek adına ortaya koyduğu kahramanlık, feraset, bizi büyük bir felaketten kurtardı. Türk halkının ferasetinin en önemli sac ayaklarından birisini, 14 yıllık AK Parti iktidarında, ekonomi ve demokrasi alanında yapılan reformlar ve Türkiye’nin Avrasya’nın yükselen değeri ve bölgenin en seçkin ekonomisi olarak, Türk halkına kazandırdığı özgüveni de unutmamak gerekir. 12 Eylül 1980 askeri darbesinde, yüzde 65’i kamunun kontrolünde olan bir Türk ekonomisinde, 1979-1989 döneminin kişi başına milli gelirde, ortalama 2 bin dolar düzeyinde seyrettiğini gözlemliyoruz. Ne acıdır ki, 1990 ile 1993 arası 4 bin dolara çıkan kişi başına milli gelir, 1994 krizinde bin dolar gerileyerek, 3 bin dolar düzeyine geriliyor ve ardından 2000 yılı sonunda yeniden 4000 dolara çıkıp, 2001 krizinde yeniden 3 bin dolara geriliyor. Her iki ekonomik kırılma ve kriz, Türkiye’de siyasi dönüşümleri de beraberinde getirdi ve önce 1994 yerel seçimlerinde gözlemlediğimiz bu siyasi dönüşüm, 2002 yılı kasım ayındaki genel seçimlerde AK Parti’yi tek başına iktidar yaptı.

Türkiye büyümede rekorlar kırdı

Tek parti iktidarı ile birlikte hızlanan ekonomik ve demokratik reformlar, 2004 yılı aralık ayında, Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne resmi olarak ‘aday ülke’ statüsüne getirdi ve 1 Ocak 2005’den itibaren müzakerelere başlayan Türkiye Ekonomisi’nde, ekonomik büyüme hızı, 2003’de yüzde 5.3’den, 2004’de yüzde 9.4, 2005’de de yüzde 8.4′ yükseldi. 2006 yılını yüzde 6.9 ve 2007 yılını da yüzde 4.7 ile tamamladık. 2008 yılında patlak veren ekonomik kriz ile, 2008 yılının ortasından itibaren, 5 çeyrek dönem sıkıntılı bir süreç yaşayan Türk Ekonomisi, Ekonomi Yönetimi’nin aldığı başarılı karar ve tedbirlerle, 2009 yılının son çeyreğinden itibaren, küresel ekonomide, bu kadar ağır bir küresel finans krizine rağmen, yeniden pozitif büyümeye dönen ender ülkelerden birisi oldu ve bu başarının bir sonucu olarak, 2010 yılında yüzde 9.2 ve 2011 yılında da yüzde 8.8 büyüme ile, Çin ve Hindistan ile birlikte, bu kadar ağır bir küresel kriz ortamında dahi, en yüksek büyümeyi yakalayan ilk 3-4 ülke arasında olmayı başardık.

Ekonomideki bu başarı, Türk iş dünyasının özgüvenini arttırdı; Türk halkının geleceğe güvenle bakmasını güçlendirdi ve Türk ekonomisinin yakaladığı bu başarı, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında, küresel finans krizine rağmen, 2005 ile 2013 arası, yılda ortalama 12 ile 15 milyar dolar arasında doğrudan yabancı sermaye yatırımı çeken bir ülke konumuna getirdi. Sadece gelişmiş değil, gelişmekte olan pek çok ülkenin büyümede zorlandığı ve bütçe açığı ile kamu borç yüküyle boğuştuğu bir dönemde, iyi bir büyüme performansı, kamu mali disiplini ve mükemmel sermaye yeterliliği oranlarına sahip bir ülke olarak öne çıkan Türk Ekonomisi,önce 2012 yılı kasım ayında uluslararası derecelendirme kuruluşu Fitch, ardından da 16 Mayıs 2013 yılında Moody’s tarafından ‘yatırım yapılabilir ülke’ derecelendirme notu seviyesine yükseltildi. Türkiye, küresel ekonomide başarıları konuşulan, ‘yatırım yapılabilir ülke’ düzeyine notu yükselmiş bir ülke olarak çekim merkezi olmuşken, daha Moody’s in notumuzu yükseltmesinden iki hafta sonra, önce ‘Gezi Parkı’ operasyonuna, ardından 17-25 Aralık 2013’de ‘yargı operasyonu’na maruz kaldı. “15 Temmuz” hain darbe girişimi, küresel bacaklı olarak, FETÖ üzerinden yürütülen hain operasyonun en vahşi ve 3. ayağı olarak karşımıza çıktı.

Türk halkının özgüveni ‘çelik’lendi

Ama hainlerin ve onların küresel taraftaki ‘üst akıl’ın hesap etmediği konu, Türk halkının son 14 yılda, ortalama yaşam standardı 10 bin dolara yükselmiş, 2.5 kat artmış; özgüveni tam anlamıyla kendine gelmiş; dünyaya 160 milyar doların üzerinde ihracat yapan, dünyanın en büyük 5. turizm ülkesi haline gelmiş bir ülkenin insanları olarak, yüksek bir feraset ile, yüksek bir ‘demokrasiyi sahiplenme’ bilinciyle, böyle bir hain darbe girişimine, milyonlarca kişi olarak sokaklara dökülüp, bu hain girişimi bertaraf edecekleri idi. Ekonomik ve demokratik reformlarla yaşam standartlarının yükseldiğinin ve Türkiye’nin yeterince katma değer üretemediği dönemlerde, 1950’lerden itibaren, defalarca, laik-dindar, sunni-alevi, sağ-sol, Türk-Kürt olarak, suni ayrıştırmalarla bölmeye çalışan her türlü iç ve dış hain girişimlerin tam anlamıyla farkında olan Türk halkı, Avrasya’da yakaladığı başarıyı ‘sıfırlamaya’ dönük bu hainliği, büyük bir bilinçle demokrasiye sahip çıkarak, tankların önünde durarak, bertaraf etti. Bu büyük başarı, Türk halkının yükselen özgüvenini tam anlamıyla ‘çelik’lendirmiştir. Bu çeliklenme ile, artık dost-düşman, herkes biliyor ki, Türkiye’yi bölmeye teşebbüs edenler, Türk halkının özgüveni ve feraseti karşısında ezilmeye mahkumdur.

Bilişimin gücü bir kez daha kendini kanıtladı

Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı Rahmetli Özal, telekomünikasyon alanında ilk devrimsel değişimi başlatmış siyasetçiydi. 1980’li yılların sonlarında, 7-8 yıl içinde, Türkiye haberleşme sektöründe, Avrupa’nın pek çok önde gelen ekonomisinden daha iddialı bir haberleşme alt yapısı yakalamıştı. Ne yazık ki, Soğuk Savaş’ın bittiği 1990’lı yılların başından itibaren, siyasette ‘tek parti iktidarı’nın sona ermesi ve ‘koalisyon iktidarları’ dönemine girilmesi sonrasında, Türkiye ulaştırma ve haberleşme alanında ciddi bir gerileme yaşadı ve bilişim sektöründe çok sınırlı bir ilerleme kaydedebildi. 2002 yılı kasım ayında AK Parti’nin tek başına iktidar olması sonrasında, Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığında, Başbakanımız Binali Yıldırım’ın ulaştırma ve haberleşme bakanlığını yürüttüğü dönemde, Türkiye olağanüstü bir ulaştırma ve haberleşme dönüşümü yaşadı ve bu dönüşüm, Türkiye’yi hava yolu taşımacılığında, Türk Hava Yolları’nı küresel bir marka olmaya, Türkiye’yi ise, küresel internet ağında, 120 ülkenin kavşak noktası olma noktasına taşıdı.

Türk toplumunun teknoloji ve akıllı cihazlara yatkınlığı, bilişim ve teknoloji alanında önemli bir mesafe kat etmemizi sağladı. Mobil cihaz penetrasyonu, mobil internet kullanıcı sayısı, internet ve genişbant kullanan abone sayıları itibariyle, dünyada en ciddi çıkışı yakalayan ülkeler arasında yer aldık. Bu performansımız,”15 Temmuz” hain darbe girişiminde, Sayın Cumhurbaşkanımızın Türkiye’nin teknolojik alt yapısını kullanarak, özel sektör haber kanallarından Türk halkına hitap etmesi ile, Sayın Başbakanımızın bunun hain bir kalkış olduğunu duyurması ile, Türk halkının ‘demokrasi’ye sahip çıkması adına, tankları ve silahlı teröristleri durduğu bir kahramanlığa dönüştü. Bu noktada, gsm operatörlerinin, Türksat’ın, dijital yayın platformlarının o gece ortaya koydukları performans, yayınların kesilmemesi için verilen mücadele, Türksat’ta yayınların kesilmemesi adına, Demokrasi Şehidi olan kahramanlar, Türkiye’nin ‘bilişim’ alanında attığı başarılı adımların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne serdiler.

Bu durum, Türkiye’nin bilişimde, ulusal genişbant stratejisinde, Türkiye’nin dört bir yanının en az 600 bin ile 1 milyon kilometre fiberoptik kabloyla donatılması, inovasyon ve yüksek katma değere yönelik teknolojilerde, yapay zeka, siber güvenlik alanlarında, mobil katma değerli servislerde daha atması gereken ne kadar adımı olduğunu ve bu adımları geciktirebilecek bir saati bile olmadığını gösterdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan doğru ve zamanında müdahalesi ile, ‘4.5G’ olarak gerçekleştirilen gsm şebeke ihalesinin, 5G teknolojisinin de önünü açarak, Türkiye’yi 2023 hedeflerine taşıyacak yol haritası açısından ne kadar kritik önemde olduğunu bir kez daha gözlemlemiş olduk. Bu noktada, mobil teknoloji alanında, dünya ile rekabet edecek alt ve üst yapıları oluşturmak ve sektöre yönelik regülasyonlarda, artık ‘köhneleşen’ Avrupa’ya bakmak yerine, küresel rekabette fark atan Asya ekonomilerini daha fazla dikkate almamız gereken bir dönemden geçiyoruz. 15 Temmuz hain darbe girişiminin tüm unsurları bertaraf olduktan hemen sonra, bu konulara odaklanmamızda sonsuz yarar var.

Prof. Dr. Kerem Alkin – 1 Eylül 2016

Prof. Dr. Kerem Alkin kimdir?

DEVAMINI OKU

Türkiye’de “teknoloci” gazetecisi olmak

gazeteciGarip bir meslek gazetecilik… Doktor, avukat, hakim, savcı, mühendis kadar önemli ama onlar kadar ciddiye alınan bir meslek değil… Okulu var ama, kimse gazeteci olmak için okula gitmek zorunda değil… Düşünebiliyor musunuz tıp okumamış olan bir doktoru? Ya da hukuk fakültesini bitirmemiş bir avukatı… Gazetecilik de böyle bir meslek işte… Bir gün yatıp ertesi gün “Ben gazeteciyim…” diye uyanabiliyorsunuz…

Ha, sakın ha zannedilmesin bu satırların yazarı hem mektepli, hem de alaylı diye iletişim okumamış gazetecileri eleştiriyor, yeriyor. Sadece, bir gerçeğin altını çiziyorum o kadar. Lakin, gazetecilik okulda öğretilecek bir şey de değil… Gazeteci doğar, gazeteci ölürsünüz… Böyle bir meslektir benim için gazetecilik…

Elbette, gazetecilik mesleğinin şemsiyesi altında birçok uzmanlık alanı var. Bunlardan bir tanesi de “teknoloji, bilişim, bilgi ve iletişim teknolojileri, vs… vs…” Aslında 80’li yıllarda daha Commodore türü bilgisayarlar döneminde başlamıştım teknoloji sayfaları hazırlamaya… Şimdi akıllanıp herkesin kıç cebinde yer alan telefonları o yıllarda evlerde bile göremiyordunuz. PTT’ye yazılıp yıllarca bağlanmasını bekliyordunuz…

Türkiye’nin “ilk” internet dergisini 1997 yılında piyasaya çıkartmak kısmet oldu. Profesyonel anlamda gazetecilik mesleğimin 15. yılında yani… Şakayla karışık 20 yıl kadar önce… Yani 15+20=35 yıl geride kalmış meslekte… Lakin, hala “gazeteci” nevinden sayılmıyoruz bazı çevrelerce… Mesela, yeni yetme bir çıtır kızın nasıl ağrılı adet gördüğünü anlattığı köşesi varken, benim yok. Onlar köşe yazarı sayılıp gazeteci kabul edilirken biz sümsük sümsük dolaşıyoruz. Suç onlarda mı, bizde mi, ya da onları bu noktaya taşıyanlarda mı? Bu hepimizin suçu aslında… En çok da bizim…

Geçen gün, bir basın toplantısında yaklaşık 20 yıldır tanıdığım bir arkadaşım editör aradıklarını ama bazı görüşmelerin birkaç dakika sürdüğünü söyledi. Anlattığına göre adayların bir çoğu gelen test ürünlerinin onlarda kalıp kalmayacağını soruyormuş. Bu işe soyunan gençler, en son teknoloji ürünü akıllı telefonları, bilgisayarları, tabletleri, kameraları, vs. kullanmak, inceleme yazısı yazmak için çıldırıyor adeta…

Yine bir başka arkadaşım, ürün inceleme için kendisine gönderilen ürünleri zamanında iade ettiğini, ancak kendisine hediye edilen ürünleri rahatlıkla sattığını söyledi. Doğruya doğru, bizlere hediye edilen birçok ürün var. Bunları eşe, dosta, akrabaya dağıtıyoruz genellikle. Sonra da amca oğlundan, dayı kızından şöyle ricalar gelir: “Ağabey ya, fazla telefon var mı? Tablet geldi mi?”… Yani aşağı tükürseniz sakal, yukarı tükürseniz bıyık durumları…

Bir de ürün inceleme yapıyorsanız, yaşadığınız sorunlar var ki, anlatmakla bitmez. Lansman, basın toplantısı gezersiniz. Size ürünü ballandıra ballandıra anlatırlar… Şöyle özelliği var, böyle özelliği var… Dinlersiniz sabırla… Dersiniz ki, “Bir tane test ürünü gönderin de inceleyelim. Bir yazı yazalım.” Biz şöyle birinci, en iyi, en büyük… vs vs sallayan Marcom yöneticisi başlar ağlamaya: “Elimizde test ürünü yok. Size göndermek için satın almamız gerekiyor. Kutu açamıyoruz… Hani elinizden gelse bir 500 TL çıkarıp vermek istersiniz bu performansa…

Arada PR şirketleri de vardır… Burada çalışan sevgili arkadaşların bazıları bu ürün gönderme işinde ne yaptığınıza pek bakmaz. Orada işler dost-ahbap çavuş tabanlıdır genellikle. Büyük bir lansman yapılır ve bu büyük lansmanda siz basın toplantısını izlemek ve yollanan bülteni değerlendirmekten öte gidemezsiniz. Öyle markalar vardır ki, çıkarttıkları ürünün 7 sürümünden birini bile görmemişsinizdir. Sormazsınız ya sorsanız da bu sefer “Şirket bize şu kadar ürün verdi elimizde yok…” yanıtını alırsınız… O kadar ürünün istatistiğini yaptığınızda size test ürünü geldiğinde –ki asla gelmez- neredeyse bu ürünün yeni sürümü çıkacaktır piyasaya…

Bir de kerameti kendinden menkul “teknoloci” gazetecileri vardır. Kendileri gibi ergen kitleye video çeken, inceleme yazısı yazdığını ve çok içerik ürettiğini iddia edenler… Bunlar iyi rüzgar yaratırlar… PR’cılar özellikle bu tiplere bayılırlar… Can ciğer kuzu sarması mutlu mutlu takılırlar.

Zordur Türkiye’de “teknoloci” gazetecisi olmak. İyi bir işkembeye ve her an yalamaya hazır bir dile sahip olmak gerekir. Objektif olduklarını iddia etseler de imkanları yoktur böyle olmaya… İyi yazmak zorundadırlar göbekten bağlı oldukları firmanın ürünlerine… E, onları da anlamak gerek…

Ben mi? Dinozorun biri işte… En azından, dahi anlamındaki “de”leri, “da”ları, “ki”leri ve soru eklerini ayırmayı biliyorum ya, buna da şükür… Ya “teknoloci” gazetecisi olsaydım, işim çok zor olurdu…

Cem Kıvırcık – 29 Ağustos 2016

Cem Kıvırcık kimdir?

DEVAMINI OKU
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish