Category : STAR KIBRIS

Basılı medyanın geleceği

Hadi bir düşünün 2000 yılında kaç fotoğraf çektiniz veya çektirdiniz? Fotoğrafçı veya fotomodel olmadığınızı varsayıyoruz. Bilemediniz mi? Bir de bu yılın başından bugüne kadar fotoğraf çekme veya çektirme eylemini kaç defa yaptığınızı düşünün. Daha çok değil mi?

Aradaki fark gerçekten büyük boyutlarda değil mi? Özellikle cep telefonunuzla ürettiğiniz fotoğraf sayısının haddi hesabı yok. Peki ya yazdığınız mektupları (e-postaları da mektup kabul ediyoruz), kısa mesajları (SMS), kaydettiğiniz videoları kıyaslayabilir misiniz? Nereden nereye değil mi? Peki bu nasıl oldu? Kısa ve öz olarak ‘Teknolojik gelişmeler ve düşen maliyetler sayesinde’ diye cevap verebiliriz. Fakat tamamlayıcı ve asıl sürükleyen unsur olarak yani bir bakıma teknolojik gelişmelerin temel direği, modern çağın dağıtım platformu olarak internetin ortaya çıkması ve her mecrayı içine almasıydı.

Tabii ki bu durumla eş zamanlı olarak internet kullanıcı sayısının da hızla artarak üç milyar kişi sınırına dayanması dijital içeriğin tabiri caizse resmen patlattı. Maliyetler tarafında ise eskiden zahmeti ve maliyetinden dolayı resmen bir tören olan fotoğraf çekme konusu cepten çıkan bir cep telefonuyla anında çözülen basit bir olaya dönüştü. İnsanlar fotoğraflarını da artık dijital ortamlarda saklıyor. Kağıda bastırma konusu ise neredeyse yok seviyesine indi. Artık insanlar ürettikleri mektup, fotoğraf ve video gibi içerikleri dijital ortamlara depoluyor.

Artık herkes tarafından üretilebilen içeriğin internet ortamı vasıtasıyla kolayca paylaşılabilmesi, içerik dağıtım sektörünün en temel iki direği olan zaman ve mekanı ortadan kaldırdı. Bir dönem medya gücünün en büyük belirleyicisi olan bir dergiyi, gazeteyi nerede çıkardığınız, kaç adet bastığınız ve kaç noktaya ne kadar zamanda ulaştırabildiğiniz konusunun çok önemi kalmadı.

İnternet ortamında çok daha fazla kişiye, çok daha düşük maliyetlerle ulaşmak mümkün. Nitekim dünya medyasının kafa yorduğu konu, bu yeni yarış kulvarında gelirlerin nasıl artırılabileceği… Gerçi şu an için internet reklam gelirleri büyük medya gruplarının tamamına yetecek kadar büyük değil. Ama şimdilik. Dolayısıyla medya grupları isteseler de istemeseler de bu değişimi kabullenmek ve ona uymak zorundalar.

Dünyanın en köklü gazetelerinden The New York Times’ın kendi özelinde ortaya koyduğu rakamlar da yukarıda değindiğimiz konuların nasıl kaçınılmaz olduğunu gösteriyor. İflasa doğru giden gazete, içine düştüğü mali açmazı bir yatırımcıdan aldığı destekle aştı. Halka açık firmanın yayımladığı son mali çeyrek raporuna göre, 2008 yılının dağıtım maliyeti 644 milyon dolar. Sadece haber merkezinin yıllık maaş ve prim toplamı 200 milyon doları geçiyor. Baskı maliyetlerini hiç söylemiyorum bile…

The New York Times’ın sözcüsü Catherine Mathis’in yaptığı açıklamaya göre, gazetenin 2 yıldan uzun süredir ücretli aboneliğini sürdüren 830 bin sadık okuyucusu var. Gazete 300 milyon dolarlık bir ekitap okuyucu yatırımıyla bu abonelerine ücretsiz olarak kendi yayınları dahil elektronik formattaki her şeyi okuyabilecekleri bir altyapıyı sunabiliyor. Diğer bir deyişle, bir defalık yatırım ve neredeyse sıfıra yakın maliyetle yıllarca ulaşılabilecek en az 830 bin tiraj kalıyor.

Dünyadan sadece bir örnek. Gerçi ülkemizin toplam nüfusu bu yayınlarına satışlarından daha az. Dolayısı ile ihmal edilebilir gibi görünüyor. Fakat asıl söylemek istediğim, ülkemizin tüm bu teknolojik yatırımların test edilmesi için mükemmel bir laboratuvar olduğunu düşünüyorum. Şöyle anlatayım, bazı yeni teknolojik uygulamalara toplumun nasıl cevap vereceğini kestirmek güçtür. Çoğu zaman teknolojik bir cihaz yapılır ve her şey göze alınarak pazara sunulur. Bazen bu cihazlar toplum tarafından kabul görmez ve üreticisine milyonlarca dolar kaybettirir. İşte bu gibi durumların önüne geçmek için böyle cihazların testinde doğal bir laboratuvar olarak ülkemiz kullanılabilir. Gerçi tam karşılamasa da iktisatçıların makro ekonomide kullandıkları bir olgu vardır. “Önemsiz olmanın önemi” diye Türkçeleştirebileceğimiz bu olgu aslında tam da ülkemiz için geçerli. Teknolojik yenilikler için doğal laboratuvar olmamızın hem parasal hem de uluslararası arenadaki tanıtımımıza katkısını bir düşünün.

Konumuza dönersek. Basılı medyanın geleceğini çok merak etmeyin. İnsanlık var oldukça basılı medya var olacak. Fakat iyice küçülecek. Dijital medya hiçbir zaman yüzde 100’lük bir hakimiyet kuramayacak. Medya patronları da eminimki bu geleceği görüyorlardır.

(Bu yazının bir kısmı 8 Eylül 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

İnternetin en riskli olduğu ülke!

Başlığa bakıp hemen telaşa kapılmayın. İnternet güvenlik yazılımları üreten şirketlerden biri olan AVG’nin yaptığı bir araştırmanın sonucu bu. AVG diyor ki; dünyada virüs ve kötü yazılım saldırılarına en açık ülke, Türkiye. Neticede KKTC’nin her ne kadar kendine has bazı davranış biçimleri olsa da genel olarak Türkiye ile uyumluluk gösteriyor. İnternet erişimini de genel olarak Türkiye’den sağladığımıza göre bu eğilimler bizleri de ilgilendiriyor.

Bu firma Temmuz ayının sonunda 144 ülkede 127 milyondan fazla bilgisayarda yaptığı bir araştırma ile en güvenli ve en riskli ülkeleri açıkladı.

Araştırma, Türkiye’nin, Rusya ve Ermenistan ile birlikte ilk üçe girerek, 10’da 1 oranla en riskli ülke olduğunu gösterirken, 696’da 1 oranla en güvenli ülke olduğu belirlenen Sierra Leone’yi, Nijer ve Japonya takip etti. Yani bu sonuçlar diyor ki, Türkiye’de her 10 kullanıcıdan biri virüs saldırısına uğrayabilir. En düşük ülkelerde ise 696 kullanıcıdan biri saldırıya uğrayabilir.
Türkiye’nin sonucu olan 10’da 1 oranı, dünya ortalaması olan 73’de 1’e göre oldukça yüksek bir oran. Bu neden kaynaklanıyor derseniz benim basit ve dile pelesenk olmuş bir tespitim var: “Biz Türk’üz bize bir şey olmaz”.

Araştırma diyor ki;, internette sörf yaparken virüs ya da kötü yazılımlara rastlamanın en önemli nedenlerinden birini, özellikle internetteki risk ortalamasının diğer ülkelerden daha yüksek olduğu Türkiye gibi ülkelerde, yasal olmayan sitelere girme eğiliminin daha yüksek olması olarak belirtti. İlginçtir, underground tabir edilen bu tip sitelerde ciddi bir Türk hakimiyeti var. Bu durumun ise internetin yapısını da bilen sosyologlar tarafından araştırılması gerekiyor.

Araştırma nasıl korunulması gerektiğini de söylüyor: ‘Koruyucu virüs programlarını kullanmak, İnternet kafe gibi halka açık yerlerde bulunan paylaşıma açık bilgisayarlarda e-posta ve benzeri hesaplara girildiğinde, bilgisayar teslim edilmeden önce, girilen sitedeki hesabı ya da oturumu ve tarayıcıyı kapatmak ve bilgisayarda herhangi bir şifre ya da kişisel bilgiyi kaydetmemek.’

Bizim size tek tavsiyemiz ise dikkatli olun demek.

En riskli ve güvenli ilk beş ülke sıralaması ise şöyle:

EN RİSKLİ ÜLKELER

  1. Türkiye: 10 kişiden 1’i

  2. Rusya: 15 kişiden 1’i

  3. Ermenistan: 24 kişiden 1’i

  4. Azerbaycan: 39 kişiden 1’i

  5. Bangladeş: 41 kişiden 1’i

EN GÜVENLİ ÜLKELER

  1. Sierra Leone: 696′ kişiden 1’i

  2. Nijer: 442 kişiden 1’i

  3. Japonya: 403 kişiden 1’i

  4. Togo: 359 kişiden 1’i

  5. Nambiya: 353 kişiden 1’i

(Bu yazının bir kısmı 1 Eylül 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

İnternette bıraktığınız izlere dikkat edin

İnsanlardan sonra şirketlerde büyük bir hızla sosyal ağlarda yer almaya başladı. Bu konularla ilgili olarak son zamanlarda yapılan araştırmalarda dikkat çeken en belirgin sonuç Facebook, Twitter vb. gibi sosyal ağlarda yer alan şirketlerin büyük bir hızla arttığı yönünde. Bu siteleri kullanan kurum çalışanları genellikle meslektaşları, iş ortakları ve müşterileri ile iletişim halinde olmak ve olası iş potansiyellerini ıskalamamak amacı güdüyor. Facebook, Linkedln, Twitter gibi sitelere üye olmak için herhangi bir ücret talep edilmemesi de küçük ölçekli kurumların kendi iş alanlarını genişletmek üzere bu sitelerden faydalanma oranını artırıyor. Bu tür sosyal ağ oluşturma sitelerini kullanmanın bir başka avantajı ise, potansiyel müşterilere, ne kadar küçük bir işletme olsalar dahi o kurumun son teknolojiden faydalanan dinamik bir yapı olduğuna ilişkin bir imaj giydirmesi olarak karşımıza çıkıyor.

Elbette, bu tür sosyal ağ oluşturma sitelerini kullanıyor olmak, bir takım risklerle karşı karşıya kalmak durumunu da beraberinde getiriyor. Bu nasıl oluyor? Saldırganlar öncelikle sahte bir Twitter hesabı oluşturuyor ve ardından meşru olarak tanımlanmış Twitter kullanıcılarını takip etmeye başlıyor. Twitter, yeni bir takipçisi olan kullanıcıları konu ile ilgili olarak bilgilendiriyor ve yeni takipçinin Twitter profilini ziyaret etmesi için kullanıcıya bir link gönderiyor. Bu noktada kullanıcı, kendisini phishing sitesine yönlendirecek bir link ile karşılaşıyor. Böylelikle yeni takipçisi hakkında bilgi edinmek isteyen kullanıcı, kendisini farkında olmadan sahte bir sitenin içinde bularak, site tarafından istenen kullanıcı adı ve şifre bilgilerini giriyor. Kullanıcının şifre ve kullanıcı bilgilerini ele geçiren saldırgan ise bir diğer saldırılar için bu bilgilerden faydalanmaya başlıyor.

Bu iş Facebook’ta nasıl yapılıyor derseniz, o da şöyle oluyor. Öncelikle bir Facebook kullanıcısının hesabı ele geçiriliyor ve kullanıcının iletişim halinde olduğu (arkadaşı ya da arkadaşının arkadaşı) herhangi bir kişiden meşru olarak tanımlanmış bir mesaj gönderiliyor. O mesajı kabul eden kullanıcı mesaj içindeki web sayfasında gezinmeye başladığı zaman zararlı kod da sızmak ve yerleşmek için gerekli fırsatı yakalamış oluyor. Bu noktada sosyal ağ oluşturma sitelerinde yer alan kullanıcılar için en iyi hatırlatma ise şu: “Bir arkadaşınızdan gelse dahi gelen mesaj her zaman arkadaşınızdan gelmiyor olabilir!”

Sosyal ağlar iletişimi çok hızlandırdı ve kolaylaştırdı. Fakat dikkat etmezsek bir hüsrana dönüşebilir. Sonradan toparlaması da yıllar alır. Bizden söylemesi.

(Bu yazının bir kısmı 25 Ağustos 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesine yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Cepteki savaşlar

Cep telefonları hayatımıza girip o kadar hızlı evrim geçirdiler ki artık vazgeçilmezimiz oldular. Dünya üzerinde yaşayan birçok insan için cep telefonu öncelikli iletişim aracı konumunda. Zaman içinde geçirdikleri evrim ile artık sadece ses iletişimini sağlamakla kalmıyorlar. Birçok insan akıllı telefonlar dediğimiz cihazlarla sürekli internete de bağlanır hale geldi.

Nitekim akıllı telefon pazarında sadece Apple geçtiğimiz yıl 34 milyon iPhone sattı. Bu yılın Haziran ayında piyasaya çıkan yeni iPhone, son raporlara göre 3 milyonu geçmiş. Apple bu yılın sonuna kadar 24 milyon iPhone üretmeyi hedefliyor. Diğer taraftan bu yıl hizmete soktuğu iAd. hizmeti ile reklam verenlerin tek noktadan iPhone kullanıcılarına ulaşmalarını sağlıyor. Bir bakıma Google’ın zaten yaptığı işi yapıyor.

Bu pazarın bir diğer oyuncusu Google ise iPhonu bile kıskandıracak bir hızla büyüyor. Her gün 160 bin yeni Android cihaz kullanıma giriyor. Bu şu anlama geliyor. Android kullanan cihazların sayısı her yıl 58,4 milyon büyüyor.

Google bu pazarda daha çok büyümek istiyor. Çünkü Android ile çalışan bu cihazların her biri aynı zamanda Google için birer reklam platformu. Google’ın toplam gelirlerinin yüzde 96’sını reklamların oluşturduğunu söylersek sanırım konuyu daha bir anlaşılır hale getirebiliriz. Google bu cihazlarda hedefini kullanıcı başına 10 dolar koymuş ve 1 milyar kullanıcıya ulaşmayı hedefliyor. Yani Android’ler üzerinden yılda 10 milyar dolarlık bir gelir hedefi var.

Bunlar olurken Nokia, Blackberry ve Microsoft sadece seyrediyor. Zaman zaman biz de bir şeyler yapalım dedikleri olsa da bugüne kadar maalesef elle tutulur ciddi bir şey ortaya koyamadılar. Bunun sebebi de yeni nesil cep telefonlarını doğru tahlil edip konumlandıramamaları. Bu telefonları alan kullanıcıların asıl amacı konuşmak veya mesaj atmak değil. Asıl amaçları, bir yerlere erişmek, bir şeyleri indirmek ve diğer insanlarla paylaşmak.

Diğer taraftan bu pazarda asıl fırtına ise önümüzdeki aylarda kopacak. News Corp.’un sahibi Rupert Murdoch içeriği ücretli hale getirmek için bir süredir işbirliği yaptığı Apple ile yolları ayırdı. Murdoch kendi tablet ve platformunu üretmeye karar verdi. Elindeki medya gücünün ona verdiği içerik zenginliğini de düşünürseniz, cihazları pazara sunduğunda iyi bir pay edinebileceğini öngörmek hayalcilik olmaz.

Artık görüne o ki bu akıllı cihazlar pazarında donanım önemini yitirmiş görünüyor. Önemli olan içerik. Kim kendi platformunu daha çok insana ulaştırıp istediği içeriği sağlarsa geleceğin imparatoru o olacak.

(Bu yazının bir kısmı 18 Ağustos 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Yeni oyuncağımız: iPad

Apple bizleri bir yıl merakta bıraktıktan sonra iPad’i geçtiğimiz aylarda piyasaya sürdü. Ürünün satışa çıkarıldığı ilk gün 300.000 adet sattı. Apple, Steve Jobs CEO’luğunda çıkardığı tüm yeni ürünlerde herkesi kıskandıracak bir başarı yakaladı.

Steve Jobs bunu nasıl yapıyor? Aslında çok basit fakat sabır isteyen yöntemleri kullanıyor. Öncelikle çıkartmayı düşündükleri ürünlerle ilgili daha hiçbir şey yokken bir sene öncesinde başlayarak dedikodu çıkartıyorlar. Dolayısı ile reklama gereksinim duymadan insanların ilgisini çekmeyi başarıyor. Geçmişten günümüze Apple’ın çıkarttığı ürünlerin kalitesi de üstüne eklenince çıkış gününde şaşırtıcı izdihamlar kaçınılmaz oluyor.

İkinci olarak, ürünleri piyasaya çıkmadan birkaç gün önce, az sayıdaki eleştirmene ürünlerini gönderen Apple, bu sayede bütün dünyanın ürünle ilgili objektif olduğu düşünülen bilgileri kendi seçtiği yazarlardan edinmesini sağlıyor. Tabi bu durumda ne kadar objektif olunabileceği tartışma konusu, zira bir dahaki ürün piyasaya çıkacağı zaman bu şanslı eleştirmen grubunun içinde olup olmayacakları büyük oranda yaptıkları olumlu ya da olumsuz eleştirilerle ilişkili oluyor.

Öte yandan Apple’ın şimdiye kadar çıkardığı ürünlerde müşterilerini kalite açısından hayal kırıklığına uğratmamış olması ürünün başarısında büyük bir rol oynuyor. Firmanın iPhone ve iPod Touch ile edindiği tecrübe ve geliştirdiği teknoloji iPad’in rakipleri karşısında bir adım öne geçmesini sağlıyor.

Peki, ürünler kaliteli, pazarlama stratejisi iyi yürütülmüş ancak fiyatlar da aynı oranda kullanıcı için uygun mu? Apple her zaman çıkarttığı ürünlerde muadil ürünlere göre en yüksek fiyatı uygulayan şirket. Hal böyleyken bu kadar çok satışın altında farklı nedenler çıkıyor. Örneğin Türkiye’de iPhone’un satışa çıkışı o kadar gecikti ki insanların merakı isteği gün geçtikçe arttı. Amerika’dan getirtebilenler neredeyse el üstünde tutulur hale geldi. Kendi reklamını kendi yaptı.

Konumuz olan iPad’e dönersek; iPad iyi has da bakınca bunu kim taşıyacak diyor insan. O nedenle iPad’in satış stratejisini gelişmelere bakarak ilerleyen zamanda bayanlar üzerine kuracağını düşünüyorum. iPad ortalama bir bayan çantasının içine rahatlıkla sığacak boyutlara sahip. Kullanım açısından da bilgisayar rahatlığını verecek gibi de durmuyor. Hal böyleyken erkekler şunu düşünecek eğer yanımda ekstradan çanta taşıyacaksam neden minibook ve ya diz üstü bilgisayarımı almayıp onun yerine bu kadar parayı vereyim. Ancak şıklığa bayanların erkeklerden daha fazla önem verdiği kesin, ağırlık konusunda da bayanlar için kullanışlı ekstradan çantaya da gerek yok o zaman iPad bayanların en sevdiği ürün halini alacak gibi duruyor.

(Bu yazının bir kısmı 11 Ağustos 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bilişim adası…

Bundan yaklaşık 3 yıl kadar önce Türkiye’deki gazetelerde Kıbrıs (Türkiye’de halk arasında KKTC böyle ifade edilir) bilişim adası olacak haberleri yayınlandı. Haberlerin kaynağı olarak da bilişimin bağlı olduğu ilgili bakanlık gösteriliyordu. Bu habere ne kadar çok sevindiğimi tahmin edersiniz.

Geçen yıl Haziran ayının son haftasında o dönem Başbakan olan Sayın Derviş Eroğlu İstanbul’daydı. Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfının davetlisiydi. Tabii ki her politikacı gibi zamanı çok kıymetli idi. Dolayısı ile yoğun görüşmeleri arasında Türkiye’deki bazı yayınlarda vardı. Ben Samanyolu Haber TV, Zaman gazetesi ve Para dergisinden gazeteci arkadaşlarla yaptığı tüm görüşmelere bizzat şahit oldum. Özellikle Para dergisine söyledikleri arasında KKTC’nin bilişim ile kalkınmada ciddi bir ivme yakalayacağı yönündeki konuşmaları dikkatimi çekti. Söyledikleri üç yıl önceki haberleri destekleyici nitelikteydi. O dönem Başbakandı. Şimdi ise Cumhurbaşkanı. Dolayısı ile öncelikleri bir hayli değişmiştir.

Benim asıl merak ettiğim, bir dönem “bilişim adası olacağız” şeklinde söylemleri kuvvetle dillendiren devlet yetkilileri hala aynı düşüncedeler mi? Yoksa birkaç tane Teknopark açtık problemi çözdük şeklinde mi düşünüyorlar? Türkiye’deki mantıkla açılan Teknoparklar ne kadar başarılı? Nitekim Türkiye’de neredeyse her üniversitenin bir tane Teknoparkı var. Fakat bunlar Ar-Ge falan yapmıyorlar. Devletin teknoloji firmaları için sağladığı bazı teşviklerin, bu Teknoparklarda yer alan özel sektör şirketleri üzerinden Üniversiteye aktarılması gibi bir durum söz konusu. Yani Teknoparklar, Üniversitelerin yeni altın yumurtlayan tavuğu. Şirketlerde seslerini çıkarmıyorlar. Çünkü neticede ceplerinden para çıkmadan en azından mekan problemini çözmüş oluyorlar. Kıbrıs’taki Teknoparkların da bunlardan farkı yok. Farkı olduğunu iddia eden birileri varsa, bekliyorum. Bana anlatsın.

Türkiye’de bilişim ve teknolojiyi geliştireceğiz diye kaynakların bir kısmı maalesef heba ediliyor. Ülkenin büyüklüğünden dolayı da bu rakamlar devasa boyutlarda. Kıbrıs’ın ise zaten sınırlı olan kaynaklarını heba etmek gibi bir lüksü olmamalı.

Bizler geleceğin dünyasında yer almak için tamamen teknolojiye odaklanmamız gerekirken, sendikaların bana göre anlamsız eylem ve hareketleri ile uğraşıyoruz. Yıllardır el birliği ile büyütüp bugünlere getirdiğimiz ekonomik kriz ile boğuşuyoruz. Kasım ayında Başbakan değişecek mi değişmeyecek mi? Değişecekse kim olacak? Sorularının cevaplarını arıyoruz. Bu zamana kadar gerek Türkiye yönetimlerinin gerekse de KKTC yönetimlerinin birlikte çözmeleri gerekirken, karşılıklı yaptıkları hatalar yüzünden bugünlere getirip yığdığı yüzlerce problemle uğraşıyoruz.

Görünen o ki bu yılın sonu ile birlikte KKTC’nin geleceği ile ilgili çok ciddi gelişmeler olacak. Ne olabilir diye uzun uzadıya düşünmeye gerek yok. KKTC’nin tüm dünya nezdinde tanınması için ciddi çalışmalar yapılıyor. O çalışmaların meyveleri toplanacak. Ümit ederim kendi ayakları üzerinde duran bağımsız ve güçlü bir KKTC’yi görebiliriz.

(Bu yazının bir kısmı 28 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Siber suçların içeriği değişiyor

İnternette işlenen suçlarla ilgili üretilen bir sürü efsane vardır. Gerçi her efsanenin başlangıç noktası aslında bir gerçeğe dayanır. Nitekim insanların sanal dünya olarak yanlış isimlendirdikleri siber dünya da insanlığa mal olduğundan beri bir çok suçlu efsanesi üretmiştir. Fakat geçen zaman içinde siber suçların içeriği çok değişmiştir.

Geçtiğimiz yıl ilgilenenler hatırlayacaktır, yılın ilk aylarında etkisini gösteren Conficker ve yılın son aylarında kullanıcılar için önemli bir tehdit oluşturan Hydraq atakları olmak üzere iki önemli siber saldırıya tanıklık ettik. Bu olaylar bize gösterdi ki siber saldırılar, hem miktar açısından artmaya devam ediyor hem de saldırıların içeriği ve saldırı yöntemleri de gün geçtikçe çok daha sofistike bir yapı kazanıyor.

Siber saldırıların içeriğinin değiştiğini çeşitli raporlarda gösteriyor. İnternet güvenliği firmalarından Symantec’in XV. Internet Güvenliği Raporu da bunlardan biri. Söz konusu rapor 1 Ocak 2009 ve 31 Aralık 2009 tarihleri arasında, internet tehditleri açısından kullanıcılar üzerinde etkili olan önemli siber suç trendlerini gösteriyor.

Söz konusu rapor şu şekilde özetlenebilir:

1.Hedefli saldırıların miktarındaki artış önemli boyutlarda. Kurumlara ilişkin fikri mülkiyetlere erişim sağlanması yolu ile elde edilen finansal kazancın büyüklüğü, siber suçlularının dikkatini bireysel kullanıcılardan kurumlara yönlendiriyor. Raporda yer alan bulgulara göre saldırganlar, sosyal ağ oluşturma sitelerinde açıkça sergilenen kişisel bilgilere ulaşarak bu bilgileri sosyal mühendislik zekâsı ile hazırlanan ataklar dâhilinde kullanarak hedeflenen kurum içindeki önemli bir kullanıcıya erişiyorlar. Sosyal ağlardaki izlerinize dikkat edin.

2.Saldırı araçları siber suçların gerçekleşme ihtimalini geçmişe oranla daha da kolaylaştırıyor. Siber suçlara ilişkin yeni saldırı araçları siber suçluların bu alana girmeleri konusunda var olan engelleri minimum düzeye indirgiyor; böylelikle çok profesyonel olmayan saldırganlar dahi bilgisayarlara ulaşmakta ve bilgi hırsızlığı yapmakta başarılı olabiliyorlar. Örneğin bahsi geçen bu saldırı araçlarından, 700 dolar gibi bir paraya kolayca satın alınabilen Zeus (Zbot), kişisel bilgilerin çalınması için amaca yönelik zararlı kod oluşturma işlemlerini otomatize ediyor. Zeus gibi bir saldırı aracının kullanımı sayesinde saldırganlar, güvenlik yazılımlarının denetiminden kaçınmak üzere milyonlarca çeşit zararlı kod varyantı üretebiliyorlar.

3.Web tabanlı saldırılar azalmadan devam ediyor. Bugünün saldırganları, kullanıcıları, zararlı kodların yüklü olduğu Web sitelerine çekmek için sosyal mühendislik tekniklerini kullanıyor. Bu tür Web siteleri sonrasında, hedef kullanıcının Web tarayıcısına saldırıp, kullanıcının video izleme ya da doküman indirme aktiviteleri sırasında amaçlarına ulaşmış oluyor. 2009 yılı özellikle, PDF indiren kullanıcılar üzerinden gerçekleşen (tüm web tabanlı saldırılar içinde yüzde 49) Web tabanlı saldırılarda büyük artışların gözlendiği bir yıl olarak raporda yer alıyor. 2008 yılında bu tür saldırıların oranını yüzde 11 olarak belgeleyen rapor, 2009 yılı için verdiği yüzde 49’luk oranla aradaki dramatik yükselişi gözler önüne seriyor.

4.Zararlı kod aktiviteleri özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi boyutlara ulaşıyor. Rapordan elde edilen bulgulara göre zararlı kod aktiviteleri en çok, Brezilya, Hindistan, Polonya, Vietnam ve Rusya gibi geniş bant ağı henüz gelişmekte olan ülkelerde önemli oranlarda karşımıza çıkıyor. 2009 yılında bu ülkeler, siber suçlular tarafından zararlı kod aktivitelerinin üretildiği ve hedef olarak seçildiği ülkeler kapsamında yapılan sıralamada üst sıralara doğru bir tırmanış içindeler. Yine rapordan derlenen bilgilere göre, gelişmiş ülkelerde devlet tarafından uygulanan cezai hükümler, siber suçluların, da az takip edildikleri ve hafif cezai hükümlere bağlandıkları gelişmekte olan ülkeleri hedef seçmelerine ve aktivitelerini bu ülkeler üzerinden sürdürmelerine neden oluyor.

Tüm bunlara rağmen internetten korkmayın. Biraz daha dikkatli olun. Güvenliğe dikkat edin ve sosyal ağlardaki bilgilerinizi paylaşma konusunda seçici olun.

(Bu yazının bir kısmı 21 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Haykırış!

Yıllardır tanındık tanınacağız diye uğraşıp duruyoruz. Biz bir taraftan Türkiye hükümetleri diğer taraftan “Bakın adanın bu tarafında da yaşayan bir millet var” diye avazımızın çıktığı kadar bağırıyoruz. Zaman zaman yorulup boşa çırpındığımızı düşünüyoruz. Bir süre mevcut akıntıya bırakıyoruz kendimizi. Sonra gücümüzü toplayınca bir daha başlıyoruz bağırmaya.

Bu zamana kadar hep diplomasiyi deneyerek yanlış yapıyoruz herhalde. Çünkü diplomasi yapan diplomatlarımızın ellerindeki kartlar nedense hep zayıf kalıyor. Bunları güçlendiremez miyiz? Bilişim ile uğraşan bir gazeteci olarak şöyle bir öneride bulunabilirim. Önerim uluslararası pazarlık gücümüzü artıracağına inandığım bir öneridir ve tamamen teknolojiktir.

Öncelikle gider Avustralya kıtasının kuzey doğusunda bir yerlerde olan Yeni Kaledonya ülkesinin alan adındaki ülke uzantısı olan .nc yi alırız. Nasıl alırız diye sormayın? Bunun çeşitli yolları var. Nitekim .tv uzantısının sahibi olan Tuvalu ülkesi bu uzantının dağıtım haklarını özel bir şirkete satmıştır. Bir söylentiye göre 40 milyon dolar almış ve bu parayı da tüm halkına dağıtmış. .tv alan adının satışını yapan şirket de bu uzantıya yayıncı kuruluşların ilgisini görmüş ve diğer uzantılara göre daha yüksek fiyattan satışını yapmaktadır.

Konumuza dönersek .nc’yi aldığımızı düşünelim. Neden. nc derseniz cevabım hazır. Kuzey Kıbrıs’ın İngilizcesi niyetine. Sonra dünya ile olan internet bağlantımızı güçlendirecek bant genişliğimizi büyütecek kablolu ve kablosuz yatırımlar yaparız. Diğer taraftan da iyi bir veri depolama merkezi kurup bu merkezde aklınıza gelen her türlü server’ı bulundururuz.

Sonra dünya ülkeleri arasında hala ortak bir anlayış oluşmamış konularda yayın yapan tüm siteleri ülkemize davet ederiz. Gelin ülkemizden yayın yapın diyerek. Örneğin kumar sitelerini ve porno siteleri davet ederiz. İlaç satan sitelerde olabilir. Bunların hem hostinginden (normalden fazla bir ücret talep edeceğiz tabii ki) ciddi paralar kazanılır hem de kullandıkları bant genişliğinden. İnanın bana bunlardan kazanılan para kısa sürede yapılan tüm yatırımı finanse edecektir.

Bu tür siteler neredeyse tüm dünya ülkelerinde çeşitli problemler yaşıyor. Kimi ülkeler porno siteleri yasaklarken, kimilerinde porno serbest fakat ilaç satan sitelerle uğraşıyorlar. Yani bu üç konuda tüm dünya ülkelerinde ahlak birliği varken maalesef uygulama birliği yok.

Bu tür sitelerin. nc uzantısıyla tüm dünyaya yayın yapmaya başladığını bir hayal edin. Devamında örneğin Belçika’da bu sitelerden biri ile ilgili şikâyet olduğunu var sayalım. Nitekim olacaktır da. Sizce Belçika’ın ilgili makamları kiminle irtibat kuracak. Tabii ki KKTC hükümeti ile. Yani yıllardır tanımadıkları bir ülke ile kendi iç huzurları için iletişime geçmek zorunda kalacaklardır. Mesela her fırsatta Türkiye’ye de dirsek koyan Fransa’yı düşünün. 21. yüzyılda halen kabinesinde Sömürgeden Sorumlu Bakan ünvanı ile Bakanı olan bir garip ülke. Bir taraftan dünyaya medeniyetten bahseden ama diğer taraftan sömürerek zenginleşen ülke. Onların istemediği ne kadar site varsa buraya buyur edeceksin. Bakın bakalım hizaya geliyorlar mı gelmiyorlar mı?

.nc olmadı diyelim. İlla da uzantıya gerek yok. Uzantısızda olur bu işler. Merak etmeyin. Yeter ki istekli olun. Teknolojide çare tükenmez.

Bir hayal edin. 2000 yılında bu proje düşünülüp başlansaydı. Bugün tüm dünyanın tanıdığı bir ülke olmuş artık bu siteleri kapatıyor olacaktık. Birkaç yıl sonra da bunları kimse hatırlamıyor olacaktı.

Niye bunları söylüyoruz.. Biz ahlaksız mıyız? Tabii ki hayır. Aksine “Dinsizin hakkından imansız gelir” sözünü gerçekleştiriyoruz. Yıllardır varlığımızı yok sayan tüm dünyaya çok güçlü bir haykırıştır bu.

(Bu yazının bir kısmı 14 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Türkiye gönderiyor, biz yiyiyoruz

Sektörel konularda yazan gazeteciler kendilerini diğer gazetecilerden biraz farklı görürler. Çünkü onlar her olaya haber değeri taşıyor mu diye bakmazlar. Her olaya benim alanımla ilgili haber değeri var mı diye bakarlar. Dolayısı ile daha bir seçicidirler. Alanları dışında yazmakta pek istemezler. Fakat milli hassasiyetler söz konusu olduğunda uzman oldukları alanın dışına çıkmaktan da çekinmezler. Çekinirlerse zaten gazeteci olamazlar.

Ben de bugün alanımın dışına çıkacağım. Herkesi ilgilendiren bir konuda yazacağım. Önce bir olayı anlatayım. Nisan ayının son haftası İstanbul’da bir toplantı vardı. O dönemin KKTC’li bakanlarından biri ve bazı iş adamları da o toplantıya katılmışlardı. Öğle yemeğinin tatlı faslında KKTC’nin önde gelen iş adamlarından birisiyle karşılaştık ve masamıza davet ettik. O da bizi kırmadı ve geldi. Açık sözlü olan bu iş adamını masadaki Türk gazeteci arkadaşlara tanıştırdım. Tanışma faslından sonra gazeteci arkadaşların doğal olarak gazetecilikleri tuttu ve iş adamını soru yağmuruna tuttular. O da gayet açık yüreklilikle soruları cevapladı. Ta ki “KKTC ekonomisi şu sıralar nasıl gidiyor?” gibi gayet basit fakat o ölçüde de çocukça sorulmuş soruya kadar. O ana kadar hızlıca ve anında soruları cevaplayan iş adamı bir an durdu. Yüz kaslarında futbolseverlerin “Meksika dalgalanması” dedikleri bir hareketlenme oldu. Sanki sert bir rüzgar suratına çarptı. İş adamı kendini toparladı.

Şu soruyu sordu: “Gerçeği mi istersiniz? Yoksa…!” Bu cevaptaki amacı belliydi. Hem gazeteciye sorduğu sorunun ehemmiyetini hissettirmek istiyordu. Hem de cevabı hiçbir zaman kullanamayacağını peşinen belirtmiş oluyordu. Sorduğu sorunun derinliğini farkında olmayan gazeteci arkadaş “Tabii ki gerçeği” diye cevapladı. Fakat KKTC ile TC ilişkilerini iyi bilen ben ve bir gazeteci arkadaşım gergin bir şekilde birbirimize baktık. İş adamı acı gerçeği tüm çıplaklığı ile söyledi: “Türkiye gönderiyor, biz yiyiyoruz.” Masada buz gibi bir hava esti. Ben iş adamının Türkiye’deki asistanı ile göz göze geldim. Yılların verdiği tanışıklıkla o bayan sanki içimi okudu. Hemen devreye girdi ve iş adamına sıradaki randevuları için kalkmaları gerektiğini söyledi. Müsaade isteyip ayrıldılar.

O çocukça soruyu soran gazeteci arkadaş bana döndü ve “Abi bu nasıl cevap? Gerçekten biz gönderiyoruz, onlar yiyiyorlar mı?” Ben de kendisine “Adam cevabı verdi” dedim. O da bana “Biz tüm dünya ile onlar için uğraşıyoruz, şunların yaptığı şımarıklığa bak” dedi. Ben sadece tebessüm ettim.

O günden sonra bu gazeteci arkadaşım KKTC ile daha çok ilgilenmeye başladı. Seçimlerde KKTC’ye geldi. Çok iyi haberlere de imza attı. Son karşılaşmamızda bana dedi ki “Her şeye rağmen KKTC bizim küçük kardeşimiz. Aynı kanı taşıyoruz. Küçük kardeşlerde biraz şımarık olur. Harcasınlar. Helal, hoş olsun.”

Tüm bu olayları neden anlattım. Her şeye rağmen Türkiye halkı Kuzey Kıbrıs halkını çok seviyor. Çünkü tarihleri bir. Geçmişleri bir. Babaları, ataları bir. Kendini Kıbrıs’ın yerlisi sayanlar geçmişlerine bir baksınlar. Ya Kayseri’den, ya Konya’dan ya Niğde’den ya da Türkiye’nin başka bir ilinden göçmüşlerdir.

Dediğim gibi Türkiye halkı Kuzey Kıbrıs halkını seviyor. 300 civarında çalışan olması gerekirken 600 civarında insan çalıştırarak KTHY’yi batırmış olsalar da seviyor. Kuran Kurslarını basma gibi bir densizlik yapsalar da seviyor. Ankara hükümetine küfrederken aslında tüm Türkiye’ye küfrediyor olsalar da seviyor. 230 bin kişilik yerli nüfusun 80 bini devletten maaş alıyor olsa da seviyor. Türkiye’deki birçok hastaneye milyonlarca dolar borç takmış olsalar da seviyor. Daha bu listeyi uzatabilirim.

Türkiye halkı mazoşist falan değil. Tüm olumsuzluklara rağmen Kuzey Kıbrıs halkını sevmesi tamamen kardeşlik duygusundan kaynaklanıyor. Kardeşinin bir gün olgunlaşacağına ve büyüyeceğine yürekten inanıyor. Buna inanmasa Fatih Sultan Mehmet zamanında başlayan ve devletin bekası için yapılan bazı uygulamaları çoktan gerçekleştirirdi.

(Bu yazının bir kısmı 7 Temmuz 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

İnternet güvenliği pazarı beş yıl daha büyüyecek

Geçtiğimiz hafta yazılım sektörünün önemine değinmiş ve nasıl bir bacasız sanayi olduğunu anlatmıştık. Bu hafta bahsedeceğimiz internet güvenliği pazarı ise bazı uzmanlara göre yazılımın alt sektörü, diğer bazı uzmanlara göre ise kendi başına bir sektör olarak değerlendiriliyor.

Bu pazar ilk doğduğunda bilgisayar güvenliği pazarı olarak adlandırılırken internetin vazgeçilmez haline gelmesiyle adeta evrim geçirdi. Öyle ki artık ‘internet güvenliği pazarı’ olarak tanımlanıyor. Bu pazarda dünya çapında etkin oyuncuların sayısı ise iki elin parmakları kadar.

Bu konuyla ilgili olarak rakamsal verilere bakmak istediğimizde tabii ki her konuda olduğu gibi KKTC’deki mevcut rakamlara ulaşma şansımız yok. Biz de Türkiye ve dünyadaki rakamlardan bazı örnekler vereceğiz. İnternet kullanıcısı verilerine baktığımızda, Gartner tarafından Türkiye için tahmin edilen pazar hacmi 26.8 milyon dolar. Bunu kullanıcı sayısına böldüğümüzde kişi başına 0.8 dolar gibi oldukça düşük bir rakam çıkıyor.

Bu da demek ki Türkiye’de insanlar güvenlik konusunda 1 dolardan daha az para harcıyor. Oysa ABD’deki ortalama harcama miktarı 10.66 dolar. Bu rakam İngiltere’de 7.68, Rusya’da 1.77, İsrail’de 4.68, Brezilya’da 10.92, Çin’de ise 0.52 dolar. Bu analize göre baktığımızda, Türkiye’de internet güvenliği konusunun ticari açıdan gelecek vaat eden bir pazar olduğunu söyleyebiliriz.

Rakamlar bunları söylüyor. Ancak ücretsiz sürüm kullanımı diye bir gerçek olduğu da unutulmamalı. Bireysel Türk kullanıcısına baktığımızda, genelde ücretsiz sürümleri tercih ettiklerini görüyoruz. Gerçi bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere tüm dünya ülkelerinde ücretsiz sürüm kullanımı oldukça fazla. Fakat şunu unutmamak lazım bu pazarda bireyselden değil kurumsaldan ciddi paralar kazanılıyor. Bireysele ücretsiz verilen ürünlerdeki amaç kullanıcıda alışkanlık oluşturmak. Çünkü o insanlar bir yerlerde çalışıyor. Çalıştıkları kurumlarda da dolayısı ile alışkın oldukları ürünü kullanmak istemeleri gayet olağan bir davranış biçimi.

Son 9 yılda internet kullanıcı sayısının yüzde 1.200 arttığını dikkate alırsak, internet güvenliği pazarının nasıl devasa boyutlara ulaşacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Bu pazardaki ürünler geçen zaman içinde çok ilginç bir evrim geçirdiler. Bilgisayar güvenliği deyince daha önceleri akla sadece ‘antivirüs’ geliyordu. Günümüzde bu tanım evrim geçirdi ve internet güvenliği (internet security) adını aldı. Daha önceleri firewall (güvenlik duvarı), spyware (casus yazılımlar) gibi farklı pazarlar da vardı. Günümüzde bunların hepsi internet güvenliği etrafında toplandı. Gidişat artık iyice belli etti ki internet güvenliği kavramı yerleşti. Ancak bu gidişat içinde farklı trendler de barındırıyor. İlk olarak davranışsal antivürüs araçları ve internet güvenliği kavramı öne çıkıyor. Artık güvenlik pazarında da 2.0’a geçiliyor diyebiliriz. İkincisi, internet kullanıcıları artık daha az teknik oldukları için güvenlik yazılımlarının detaylarını yönetebilme yetkinliğine sahip değiller. Dolayısı ile ürünlerin kolayca yüklenebilir, kolayca yönetilebilir olması gerekiyor. Ayrıca sistem performansını da minimum etkilemeliler. Üçüncü trend olaraksa son kullanıcı bazlı güvenliğe daha fazla kayış olduğunu görüyoruz.

Gartner analizlerine göre, bu pazarda son yıllarda düzenli bir büyüme söz konusu. Önümüzdeki beş yıl içinde de sürekli büyüme bekleniyor. Evet, internet Güvenliği pazarını böyle bir gelecek bekliyor. Siz, siz olun kişisel bilgisayarınızın güvenliğini ihmal etmeyin. Yatırım yapmayı düşünüyorsanız bu pazarı araştırmadan karar vermeyin derim.

(Bu yazının bir kısmı 30 Haziran 2010 tarihli Star Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU
1 2
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish