Category : PC WORLD

Bilişim? Evet ama Nasıl?

Bir Bilişim fuarını daha geride bıraktık. Organizasyon açısından oturan yapısıyla Bilişim 99 geleceğe yönelik ümitler verdi. Fakat eksikler yok değildi. (Bu cümlemden sonra okuyan meslektaşların şöyle dediğini duyar gibiyim “Hah başlıyor, bakalım yine neler söyleyecek.”) Biz eleştirilerimizi yapıyorsak, amacımız hep muhalefet olup illada hep olumsuz şeyleri söylemek değildir. Biz yapılan bir işin eksiksiz olması işi yapanların görevidir diye düşünüyoruz. Dolayısıyla olumsuzlukları söyleyerek organizasyonları yapanlara bir sonraki faaliyetleri için yol gösterdiğimizi düşünüyoruz. Yoksa amacımız bir şeyleri karalamak değil. Nitekim Bilişim fuarı ile ilgili olarak bir okurumuzdan gelen aşağıdaki e-postayıda yukarıda söylediklerim ışığında okuyunuz. Ben fuar ile ilgili yorum yapmıyor okurumuza bırakıyorum:

“Merhaba Musa Bey,
Ben Selim Güven. Derginizi beğenerek okuyorum. Geçtiğimiz hafta gittiğim Bilişim 99’la ilgili bir kaç söz söylemek istiyorum. Sizlerin benim gibi dünyanın en büyük bilişim fuarları olan Cebit ve Comdex’i görmüş birisi olarak kıyaslamalı yorumlarımı diğer insanlara aktarmama yardımcı olabilirsiniz, diye düşündüm. Bilişim 99’u, ben profesyoneller fuarı olarak biliyordum. Ben o amaçla gitmiştim. Ama çoluk-çocuk, anlayan anlamayan, bir anlamda yoldan geçen herkes bu fuara gelmişti. Ortalıkta bir poşet kalabalığı ve dediklerine göre kışın yakmak için broşür toplayan insanların kavgasını gördüm. Az daha unutuyordum. Bir mouse pad, bir kupa, bir sticker almak için birbirini yiyenler… Tek kelimeyle profesyonel denen bu fuar için rezalet… Tamam diyelim ki, çocuklarda geldi. Onlarında tabii ki gelmeye hakkı var, yanlış anlaşılmasın. Ramazan, Ramazan; kafeteryalarda yapılan bira satışlarına ne demeli? Avrupa’da ya da Amerika’da çocukların girdikleri fuarda alkollü içki ve sigara satışı yasaklanıyor. Türkiye’de ise alabildiğine serbest, hatta bu bağlamda sanki teşvik var!.. Bir diğer rahatsız olduğum konu ise, ses. Ses kirliliğinin maksimum derecesini bile geçtiği fuar alanından evime gittiğimde kulaklarım duymaz olmuştu. 2-3 gün kendime gelemedim. Bilgisayarın tanıtımıyla disko ritimli müzik ritimlerinin ne alakası var!? Aklıma takılan bir konuda, stand görevlileri. Benim bildiğim bilişim sektörü için iki önemli fuar olan ve benim gidip görme fırsatım olan COMDEX ve CeBIT’de stand görevlileri firmanın genel müdürü, yardımcıları, ürün müdürleri, satış temsilcileri olur. Bizdeyse ne kadar kısa etek giymeyi seven hostes varsa onlar özellikle seçilmiş gibiydi.

Bir standda cep telefonu sordum. Eteği kısa hostes bayana, hemen yanında duran telefonun özelliklerini sorduğumda: “Lütfen yarım saat sonra gelin. Şu anda burası çok yoğun, bende zaten bilmiyorum. Yetkililerde yok zaten dedi.

Bir de, hiçbirşey anlamayan stand görevlileri vardı. Bir standda ilgimi çeken ödüllü yazan tarayıcının özelliklerini sorduğumda, tarayıcının başındaki genç bey bana “Bir dakika bekletebilir miyim?” dedi. Daha sonra şirketin broşürünü getirdi ve burada hepsinin özellikleri yazıyor dedi. Biraz sonra aynı standa gelip merakımı gidermek için başka bir gence “Bu tarayıcının çözünürlüğü nedir?” dediğimde, tarayıcının üzerinde porspektüse benzer bir kağıdı göstererek “Burada yazması lazım, bakabilir misiniz?” dedi. Yani, rezil olduğumu ben hissettim. Yoksa ben mi çok biliyorum diye o günden beri kafamı yercesine düşünür oldum. Türkiye’yi kalkındıracağını söyleyen bilişim sektörünün bu acziyeti benim gelecek konusundaki tüm umutlarımı bitirdi.

Yine dikkatimi çeken çok önemli bir detayda, bizim vatandaşımız Ramazan orucunu ortalıkta yerken, elin İsraillisinin standın arkasında yemek yediğini gördüğümde gerçekten çok utandım!.. 2000’li yılların bir milim ötesinde ve bunca felaketten sonra, biraz daha eli yüzü düzgün ve biraz daha ibret almış olacağını düşünmüştüm herkesin. Ama yanılmışım.

Hayatımda yurtiçi ve yurt dışı fuarlara gittim. İlk kez kendimi bu kadar sorguladım. Türkiye’nin geleceği olan bu sektörden ve dolayısıyla ülkemin geleceğinden endişelendiğim için bu maili sizinle paylaşmak istedim.

İyi çalışmalar dilerim.

Saygılarımla…

Selim Güven”

Bir okurumuzun bu fuar eleştirisiyle ilgili olarak sizi yorumlarınızla başbaşa bırakıyorum.

Size güzel bir haber verelim istiyorduk. Nitekim ekibimizin 7 aydır süren özverili çalışmaları bize birinciliği getirdi. Yaysat tarafından açıklanan Kasım ayı satış rakamlarına göre dergimiz 44.101’lik satış rakamıyla kendi alanında birinci oldu. En yakın dergi ise 42.617 ile CHIP oldu.

Bu arada bir de düzeltme yapmak istiyorum. Aralık sayımızdaki köşemizde şöyle bir cümle sarf etmiştik: “Derken ticari hayatta sıkça rastlanan bir olay meydana geldi ve PC World yayınına Ekim 1998’de ara verdi. Dolayısıyla birincilik bayrağını CHIP devraldı.”

CHIP’in Yazı İşleri Müdürü Ufuk Yamankılıçoğlu bir e-posta atarak cümleden çıkan anlamıyla CHIP’in Ekim 1998’de birinclik bayrağını almadığını gerçekte Ağustos 97’den birinci olduğunu söyledi. Bizde hatamızı ilk fırsatta düzelteceğimizi söyledik. Bu vesileyle eksik bilgilendirmeden dolayı siz sevgili okurlarımızdan özür dileyerek bu hatamızı düzeltelim.

Unutmayın Türkiye’nin en çok satan bilgisayar dergisinin bir okurusunuz artık. Bizlerin tüm çalışması sizler için.

Yeni bin yılın bu ilk günlerinde herkesin hayatı doyasıya yaşaması ve yaşatması dileğiyle.

(Bu yazı 21 Aralık 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Ocak 2000 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Yılın Ürünleri veya nam-ı diğer Bilişim Oscarları

  1. yüzyılda son kez sizinle birlikteyiz. Bu köşede tarz olarak dergimizin içeriğinden doğrudan söz etmek gibi bir yaklaşımım yoktur ama sırf bu sayıya özgü olarak biraz dergimizden ve kapak konumuzdan doğrudan söz edeceğim.

Önce dergimizden söz edelim. PC World, Mart 1991’de bayiye çıkan ilk bilgisayar dergisidir. Başka bilgisayar dergileri de vardı fakat onlar bayiye çıkmıyor abone usulü çalışıyorlardı. Derken PC World’ü Aralık 1993’de PC Magazine ve Şubat 1994’de de BYTE dergileri takip etti. Daha sonrada bunlara Şubat 1996’da CHIP katıldı. Bu dört dergi yıllardır Türk okurunu “Bilşim Okuru” haline getirmenin kavgasını verdi durdu. PC World gerek ilk çıkmanın avantajı gerekse de hazırlayan ekibin okurun nabzını tutabilme yeteneği sayesinde yıllarca hep birinciydi. Derken ticari hayatta sıkça rastlanan bir olay meydana geldi ve PC World yayınına Ekim 1998’de ara verdi. Dolayısıyla birincilik bayrağını CHIP devraldı.

BYTE dergisini çıkaran bizim grup çok stratejik bir karar alarak PC World’ü çıkarmaya tekrardan okurlarıyla buluşturmaya karar verdi. Bu bağlamda BYTE’ı kapatması gerekiyordu. Bu zor karar alındı ve çalışanlarının da çok sevdiği BYTE kapatıldı. Çalışanları şimdi daha zor bir görev bekliyordu: “PC World’ü yeniden çıkarmak.” Oldukça yorucu çalışmalar sonunda PC World Mart 1998’de yeniden doğdu. Kısa sürede de hak ettiği yere geldi. Şimdilerde ise birincilik bayrağını geçici olarak bıraktığı yerden almak üzere.

Nedir kapak konumuz? “Yılın Ürünleri 1999”. Bilenler PC World’ün geleneğinde böyle bir organizasyonun olduğunu bilirler. Bilmeyen okurlarımızda bu vesileyle öğrenmiş olurlar.

Bu etkinlik 1994 yılında PC World tarafından ilk defa yapıldı. Bilişim dünyası bu etkinliği o kadar benimsedi ki sonraki yıllarda da hep devam etti. Sadece 1998 yılında yapılamadı. 1999’un başında PC World el değiştirince bizlere düşen ilk görevlerden biri de bu etkinliği yeniden hayata geçirmekti.

Büyük özverilere katlanarak büyük bir organizasyonla bunu herkesle paylaşalım istedik. Sizler bu satırları okuduğunuzda sunuculuğunu ailemizin stand-up’çısı Beyaz’ın yapacağı “Yılın Ürünleri 1999” gecesi çoktan yapılmış olacak. Szilerde dergimizin sayfalarında geceyle ilgili değil ama ödül alan ürünlerle ilgili tüm detayları bulacaksınız.

Teknoloji Laboratuarı editörleri ve danışmanlarımızdan oluşan uzman bir kadro tarafından teknolojik kriterler esas alınarak 6 ana kategoride toplam 49 ürüne 65 ödül dağıtıldı. Dolayısıyla kapak konumuz bilgisayar donanımı veya yazılımı almayı düşünenlerin referans alacağı bir yazıdır.

Ödüller belirlenirken kesinlikle arkadaşlık ve ikili ilişkilere dikkate alınmıyor. Çünkü bizim için önemli olan okurlarımızın beklenti ve istekleri. Onun haricindeki diğer kriterler fiyat, performans, kullanım ve kurulum kolaylığı. Ayrıca Teknoloji Laboratuarı’nın kendine has bazan benim bile içinden çıkamadığım bir sürü kriteri.

Bu arada kapak logomuzun siyah-beyaz yapmamızın sebebi Düzce’deki depremde hayatını kaybedenlere duyduğumuz saygıdandır. Ülkemizin içinden geçtiği bu zor günlerde bizlerde bir şekilde insanlarımızın acılarını paylaşmaya çalışıyoruz.

Daha fazla sizi burada tutmayayım. Keyifle okumanız ve 21.yüzyılda tekrar görüşmek dileğiyle.

(Bu yazı 17 Kasım 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Aralık 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.

DEVAMINI OKU

Bilişimde 11 ana trend

Bilişim sektörü tüm dünyada bilgi teknolojileriyle, iletişim kategorilerini birleştirerek yepyeni bir kimliğe bürünüyor. Bu yeni oluşum er geç ülkemize de yansıyacaktı. Fakat İnterpro’nun  her yıl yaptığı BT’nin ilk 100 firması araştırması bu yıl Bilişim 500’e dönüşerek yukarıda bahsettiğimiz oluşumu çok erkenden ülkemize taşıdı. Neden erken olduğunu düşündüğümü soracak olursanız size birden çok sebep sayabilirim. Fakat en önemli sebep olarak Türk Telekom’un iletişimdeki tekelci yapısını örnek verebilirim. Tekel olan bir sektörde sıralama araştırması yapmak ne derece mantıklı olur. Bu ana gerekçeden ötürü Bilişim 500’ün biraz erkenden ülkemize taşındığını düşünüyorum. Türk Telekom’un parçalanması veya satılması beklenemez miydi?

Bilişim sektörü sosyolojik ve ekonomik açıdan bu şekilde bir değişim geçirirken bu sektörün alt kategorilerinde ne gibi değişiklikler olacak? Yeni bin yıla girerken hangi alt sektörlerin yıldızı parlayacak, hangileri de yaşama savaşı verecek? Biz de bu soruların cevaplarını vermeye çalışırken niyetimiz kehanette bulunmak değil kendi izlenimlerimizi sizlerle paylaşmaktır. Önümüzdeki 10 yılda şunların gerçekleşeceğini düşünüyoruz.

1.Donanım pazarının büyümesi gelişmiş ülkelerde pazarında doymasından ötürü yavaşlayacak. Yani bir nevi Azalan Verimler Kanunu gerçekleşecek. Gelişmekte olan ve Az gelişmiş ülkelerde ise donanım diğer sektörlere nisbet yaparcasına büyüyecek. Dolayısıyla bilişim devi diye adlandırdığımız çok uluslu büyük firmalar genel merkezlerini gelişmekte olan ülkelere taşıyacaklar.

2.Microsoft genel merkezini Kanada’ya taşıyacak. Yani Microsoft bir Kanada firması olacak. Bu taşınmasının sebebi birinci maddedeki gerekçe değil tabii ki. Amerikan Hükümetinin açtığı davalarla boğuşmaktan bıkan Bill Gates böyle radikal bir çözümle herkesi şaşırtacak.

3.Kanada Hükümeti bu taşınmadan cesaret alarak yazılımcılara özel düzenlemeler yapacak ve yazılım sektörü Kanada ile anılır olacak.

4.Donanım alanında gelişmekte olan ülkelerden yeni ve büyük firmalar çıkacak. Üretim tamamen az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere kayacak. Dolayısıyla dünyanın bir çok yerinde yeni Silikon Vadileri oluşacak.

5.Herkesin beklediği gibi bilgisayarlarla televizyonlar kaynaşmayacak. Üreticiler her ürünü kendi kategorisinde daha da geliştirecekler. Televizyonlar ekran olarak büyürken kalınlık olarak iyice incelecekler. Artık duvara tablo asar gibi Televizyon asacağız. İnsanlar için önemli olan daha büyük ve daha net görüntü olacak.

6.Yukarıdaki bir maddenin sonucu olarak TV’ler kullanıcı veya seyircilerini internete taşıyan araçlar haline gelecek. Dijital TV bu süreci hızlandıracak. Artık bir ürününün ne kadarı bilgisayar ne kadarı TV olduğunu anlayamaz hale geleceğiz.

7.Cep telefonlarındaki teknoloji GSM’den CDMA’ya (Code Division Multiplie Access) kayacak. Dolayısıyla uçakta bile cep telefonuyla konuşur hale geleceğiz. Ayrıca cep telefonlarının ekranı büyüyecek. Bu büyüklük sınırlıda olsa internette sörf yapmamıza imkan verecek. Herkesin cep telefonu numarası aynı zamanda kimlik numarası olacak.

8.Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki iletişim tekelleri bir bir yıkılacak. Çok uluslu Telekom şirketleri portföylerine yeni ülkelerde ekleyerek iyice büyüyecek. Tüm dünyadaki iletişim şirketi sayısı 10 bilemediniz 15 olacak.

9.Yukarıdaki durumdan korkmanıza gerek yok. Çünkü iletişim firmalarının kendi aralarındaki rekabet korkunç tabir edebileceğimiz boyutlara varacak. Bu da tüketiciye yarayacak. Tüm dünyada şehir içi görüşmeler ücretsiz olacak.

10.CD-ROM’lar görevlerini tamamlayarak köşelerine çekilecekler. Bu piyasanın yeni aktörü DVD olacak. 2000’lerin başından itibaren tüm dünyadaki bilgisayar üreticileri standart konfigürasyonlarına artık DVD sürücüyü koyacaklar. Bu durum DVD fiyatlarında büyük düşmelere sebep olacak. Ülkemizdeki bilgisayar dergileri dergiyle beraber artık DVD verecekler. 🙂

11.İnternet basılı yayınları öldüremeyecek aksine medya arenasında yeni bir enstürman olarak yerini alacak. Ülkemizdeki gazetelerde (ümit ederim) tüm dünyadaki emsallerini örnek alarak gazeteyi olduğu gibi internete koymak yerine, internet yayınları için ayrı editör kadroları istihdam etmek zorunda kalacaklar.

Aslında bu tahminlerimizi sizler daha da geliştirebilirsiniz. Bazı maddelere “Amma uçmuşun Musa sende!” diyeceğinize eminim. Fakat ömrümüz olursa yaşar ve görürüz.

Bu arada PC World’ün Eylül satışı hakkında sizlere bilgi vermek istiyorum. Eylül’de derginiz tam 46.293 adet bayi satışına ulaştı. Ekimde bu rakamın daha da artacağını tahmin ediyoruz.

Hayallerimizi gerçekleştirme yolunda bize destek olan ve bu rakamlara taşıyan siz okurlarımıza çok teşekkür ediyoruz.

(Bu yazı 19 Ekim 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Kasım 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bir yürek atışı…

Sırt üstü yatan adam aniden gözlerini açtı. Dışarıdan sızan ışıkların belli belirsiz aydınlattığı tavana kilitlendi bakışları. Uykuya doymuş olarak böyle aniden nasıl uyandım “Hayırdır inşallah” diye mırıldandı içinden. Tam o sırada yattığı yatak sallanmaya başladı. “Ne oluyor yahu?” diye tam doğrulmayı düşünürken yanında yatan eşi uyanmış sarsıntının sebebini de kavramış olduğu için büyük bir korkuyla sol kolunu kocasının göğsünün üstünden geçirerek sararken sol ayağıyla da kocasının ayaklarını sarmıştı. Adam “Dur bir hatun bir kalkayım bakayım ne oluyoruz?”. Kadının ise “Görmüyor musun deprem oluyor yat yattığın yerde ev başımıza çökecek” derken bir taraftan da aklına gelen tüm duaları okuyordu. Ha bitti bitecek derken bu sarsıntı 40 saniye sürdü.

Bu kırk saniye süresince uyanık olupta depremi hisseden binlerce insan yaşam ile ölüm arasında gitti geldi bu süre boyunca. Bu sürenin sonunda kimisi yaşamın ötesine geçerek her canlı için kaçınılmaz son olan ölümle kucaklaştı. Kimisi göçük altından yaralı çıkartıldı kimisi de sadece sallantıyı yaşadı. Fakat bu deprem herkeste unutamayacağı izler bıraktı.

Geçen ayki yazımda bahsetmiştim tam baskı esnasında bizi yakalamıştı. Biz soğukkanlı davranıp bazı tercihler yaptık bu yüzden duygusuzlukla bile itham edildik fakat zaman bizi haklı çıkardı. Çünkü “korkunun ecele faydası yok”. Şayet vaktiniz gelmişse evrenin istediğiniz yerine kaçın ölümden kurutulamazsınız. Şayet vaktiniz gelmemişse de 15.000 metreden uçaktan paraşütsüzde düşseniz ölmezsiniz. “Bu ne kadercilik kardeşim” diye bana kızabilirsiniz. Fakat yukarıda verdiğim örneklere hanginiz “doğru değil” diyebilir.

Deprem sonrası kurtarma ekipleri yıkıntılar arasında hep “bir yürek atışı” aradılar. Bulduklarında da kurtardılar. Bu yürek atışlarını yakından görmek canlı yaşamak istedim. Deprem sonrası deprem bölgelerini gezdim. Gördüklerimi ömrüm boyunca unutmayacağım fakat edindiğim izlenimlerimi yazmak için burası uygun değil. Kısaca şunu belirteyim gezerken gördüğüm ve yaşadığım şeyler beni bu ülke vatandaşı olduğuma utandırır hale getirdi. Bu ülkeyi bırakıp gitmeyi düşündüm. Fakat yine her zamanki idealist düşüncelerim ve bu ülkeye olduğuna inandığım borcumu henüz ödemediğim düşüncesi benim olumsuz izlenimlerime ket vurdu. Hem sonra bu ülkeden gitmek en kolay çözümdü. Kalıp olumsuzluklarla mücadele etmek gerekiyordu.

Depremlerden sonra ülkemizde hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı söylendi durdu. Doğrudur. Hiç bir şey eskisi gibi değil. Hele ülkemizdeki bilişim sektöründe ise gerçekten her şey çok değişti. En basitinden Bilişim 99 ertelendi ki benim kişisel olarak tasvip etmediğim bir durumdu bu. Dağıtıma verdiğimiz tarihlerde erteleme olayı gerçekleştiği için dergimizle beraber verdiğimiz fuar davetiyeleri bir anda anlamını yitirmiş oldu. Yani futbolseverlerin deyimiyle ters köşeye yattık. Fakat bu davetiyelerin Aralık’ta yapılacak olan Bilişim fuarında geçerli olduğunu söyleyeyim. İster o zamana kadar saklayın isterseniz o zaman vermek istediğimiz davetiyeleri bekleyin.

Ülkemizde bilişim sektörü deprem dolayısıyla tüm sektörlerde olduğu gibi yine rölantiye girdi. Fakat dünyada bilişim son hızıyla büyümeye devam ediyor. Microsoft Windows 2000 diyor başka bir şey demiyor. Benim arkadaşlar ise denedikleri gerçek sürüm adayı Windows 2000’leri şimdilik pek tutmadılar ama unutmayın Microsoft gerçek sürümlerde her zaman bizleri şaşırtabiliyor. 2000’li yıllara ve 2000’li ürünlere şimdiden kendimizi hazırlamamız gerekiyor.

Bu arada şunu belirteyim bu yazımızı kaleme aldığımız günlerde Tayvan’da bir deprem oldu. Şiddeti de bir hayli büyük. İlk görüntüler ve rakamlar hiç iç açıcı değil. Bu kadar deprem muhabbeti yeter bunları neden söylüyorsun diyebilirsiniz. Şunu unutmayın bilişim endüstrisi donanımda Tayvan’daki Silicon Vadisine endekslidir. Dolayısıyla şayet Tayvan’daki Silicon Vadisinde ciddi kayıplar olduysa bu donanım fiyatlarına yansıyacaktır. 25 dolarlık bir RAM’in 100 doların üstüne çıkması muhtemeldir.

Öyle sanıyorum ki Silicon Vadisinde bir şey yoksa bile bu deprem bahanesiyle Tayvan’lı üreticiler fiyatları artıracaklardır. Çeşitli bahanelerle aşırı para kazanma meraklısı vurguncu zihniyet sahibi iş adamları sadece ülkemizde değil dünyanın her yerinde bulunmaktadır. Dolayısıyla ben çeşitli donanım ürünlerinde ciddi fiyat artışları bekliyorum.

Tayvan’daki bu fiyat artışları doğal olarak ülkemize de hem de eş zamanlı olarak yansıyacaktır. Fakat korkarım bir kaç ay sonra gerçekleşecek fiyat düşüşleri aynı hızla ülkemize yansımayacaktır. Daha yavaş gerçekleşecektir. Öyle tahmin ediyorum ki Aralık ayındaki bilişim fuarına fiyatlar normal seyrine dönecektir.

Unutmayın kalbiniz attığı sürece hayatınız devam ediyor. Önemli olan sadece bir yürek atışını değil tüm bir ömürlük yürek atışlarını temiz ve lekesiz yaşamaktır.

(Bu yazı 22 Eylül 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Ekim 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Türkiye’nin 2000 Vizyonu

Bu sayıyı aylar öncesinden planlamıştık. Ağustos sayısını sizlere sunduktan sonra Eylül sayısına yumulmuştuk. Hummalı bir çalışma içindeydik ve her şey çok güzel başlamıştı. Bunun üzerine bir de Temmuz satışlarının tahminimizin üstünde iyi gelmesi de eklenince resmen keyiften dört köşe olmuştuk. Yaptığımız planlar adım adım gerçekleşiyor ve hedeflerimize biraz daha yaklaşıyorduk. PC World’ü yalnız bırakmamak için kardeş yayınlar planlamıştık ve onlarında resmileşmesi Temmuz ayının sonunda olmuştu. PC World’ün kardeş yayını olan ve Bilişim sektörünün yöneticilerine ücretsiz olarak gidecek olan Computerworld’ü ve tüm dünyadaki oyun meraklılarının başvuru kaynağı olan GamePro dergisini de bünyemize katmıştık. Bu dergilerde çalışacak yeni arkadaşlarımızda aramıza katılmaya başlamış ve kadromuz göz kamaştıracak kadar büyümüştü.

Eylül ayı için planlarımız şöyleydi. 60.000 basacaktık. Dergimizin yanına 3 CD koyacaktık ve bunlardan biri bizim her ay verdiğimiz CD Magazine, diğer 2 CD ise Video CD olacak. Yani bir sinema filminin tamamını verecektik. Bir de kitapçığımız olacaktı. Tüm bunların yanında dergimiz de en az 300 sayfa olacaktı.

Peki bu planlarımızın ne kadarını gerçekleştirebildik. Öncelikle vermeyi düşündüğümüz 3 CD konusundan bahsedeyim. Arkadaşlarımla uzun süren tartışmalardan sonra 2 CD de karar kıldık. Çünkü arkadaşlarımız dergimizin anlamsız bir şekilde satışlarının şişmesini istemiyorlardı. Ne demek şimdi bu dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ben de şöyle bir açıklama getireyim. Hepinizin de bildiği gibi Beyazıt ve Sirkeci de ki kaldırım tezgahlarından istediğiniz filmin veya oyunun CD’sini 2 milyon liradan başlayan fiyatlarla alabiliyorsunuz. Tabii ki bu oyun ve filmler tamamen korsan. Yani kopya yazılım. Dolayısıyla bizim telifini ödeyerek aldığımız filmlerin bu tezgahlara düşmesini istemiyorlardı. Çünkü dergimiz 1.750.000 TL’ye satılıyordu. Bu tezgahlarda iş yapanlar dergimizi yüksek adetlerde alarak film CD’lerimizi tezgahlarına koyup örneğin 2.500.000 TL’den satabilirlerdi. Bunu fark edemeyebilirdik. En sonunda şöyle bir çözüm bulduk. 2 CD verecektik. Biri Video CD olacaktı ve filmin devamı bizim her ay düzenli verdiğimiz CD Magazine’nin içinde olacaktı. Dolayısıyla bu uygulamaya gittik.

Kitapçığımızı Word2000 olarak planlamıştık ve bunu gerçekleştirdik. Dergimiz kapakları hariç 304 sayfa oldu, yani 300 sayfayı geçtik. Geriye dergimizi 60.000 basmak kalmıştı. Baskıya girdik ve derken tüm ülkenin hayatını karartan olay gerçekleşti.

Ülkemizin ekonomik düzeyi en yüksek yeri olan Marmara bölgesi 7.1 şiddetinde bir depremle sarsılmıştı. Deprem sabaha doğru saat 15:02’de olmuş ve herkes sokakta sabahlamıştı. Bu yazının kaleme alındığı günlerde depremin şoku hala devam ediyordu. Depremin yaptığı etkinin büyüklüğünün ortaya çıkması çok sürmedi. Herkes şoktaydı. Fakat arkadaşlarımın büyük çoğunluğu işinin başındaydı. Öğleye doğru matbaamız bizi aradı. Dergiyi basmaya devam edip etmeyeceğimizi ve devam edeceksek de basacağımız adette bir azaltma yapıp yapmayacağımız sordu. Bizim ilk bildirdiğimiz rakamda bir değişiklik olmadığını söyledik ve formalarımızı göndermeye devam edeceğimizi de bildirdik.

Bu ne ketumluk? Bu ne soğukkanlılık? Diyebilirsiniz. Çünkü arkadaşlarımdan da bu şekilde tepki gösteren oldu. Fakat şunu unutmayalım. Biz her ne kadar bir sektöre yayın yapıyorsak da özde gazeteciyiz. İnsanlara haber ve bilgi aktarmakla yükümlüyüz. Bir yakınımızı kaybetmiş bile olsak geride kalanlar için hayat devam ediyor. Geride kalanlar için görevimizi eksiksiz yapmak zorundayız.

Yaşadığımız ülkeyi okyanustaki bir yelkenli gemiye benzetelim ve bizlerde bu gemide çalışan birer tayfayız diyelim. Rutin seyir halinde herkes üstüne düşeni yapıyor farz edelim. Tabii ki kaytaranlar olacaktır. Onların her ortamda bahanesi hazırdır. Ve… Gemimiz bir fırtınaya yakalandı. Büyük dalgalar gemimizi bir kibrit kutusu gibi salladı geçti. Bu fırtına esnasında bazı tayfaları kaybedebiliriz. Fakat geride kalanlar gemide her şey yoluna girene kadar canla başla çalışmak zorundadırlar. Hatta normal zamanlardakinin 5 katı performansla çalışmak zorunda bile kalabilirler. Bilmem anlatabildim mi?

İlerleyen saatlerde depremin yol açtığı yıkım daha bir ortaya çıktı. Resmen “Milli Felaket”ti. Binlerce insan hayatını kaybetmişti. Yazıyı kaleme alırken sayı 10 dakika da bir artıyordu. Hayatını kaybedenlere Allah’tan Rahmet geride kalanlara da baş sağlığı diliyorum. Bu “Milli Felaket” gerçekleştikten sonra gönül isterdi ki Ankara’da bizi yönettiklerini sananlar tulumlarını (şayet varsa ve ne olduğunu biliyorlarsa) giyinsinler ve kurtarma faaliyetlerine öncülük etsinler. Fakat halkına uzak yaşayan Ankara’dakilerden bunu beklemenin dünyanın tersine dönmesiyle eşdeğer olduğunu bir kez daha anladım. Bu ülkeyi 60 yaşına kadar çalıştırmak için kendisinin 42 yaşında emekli olmasını gözardı edip kanal kanal gezerek ahkam kesen zat-ı muhteremler depremde en büyük darbeyi yiyen kendi memleketine depremden sonra gitti mi acaba?

Yazarımız Hakkı Abi’ye yarı kamu bir kurumda bilgi işlemci olarak çalışan bir arkadaşımız depremden sonra şöyle bir e-mail atmış: “Eşşek gibi çalış, deli gibi vergi öde, böcek gibi öl. İşte Türkiye’nin 2000 vizyonu.”

Kalemine sağlık, fazla söze ne gerek var.

(Bu yazı 19 Ağustos 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Eylül 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bize (Tamire) yemeğe gelsene

Günlük hayatımda en sık karşılaştığım cümlelerden biridir bu başlık. Eminim ki son nefeslerini veren yüzyılımızın, insanlığa armağanı olan bilgisayar denen aletlerden anlayan tüm arkadaşlar da bu ve buna benzer davet cümlelerine çok sık rastlıyorlardır.

“Ne âlâka?” dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle anlatayım: 1983 yılından beri bilgisayarlarla uğraşan biri olduğum için, her zaman çevremden ilgi görmüşümdür. Önceleri insanların benle ilgilenmesini kara kaşıma ve kara gözüme (yani yakışıklılığıma ;-)) olan hayranlıklarından zannederdim. Bu zanlarımın yanlış olduğunu fark ettiğimde yaş 25’i çoktan geçmişti. Neyse benimle ilgili konuları bir kenara bırakalım da konumuza devam edelim.

Dediğim gibi bilgisayara olan ilgimin bana sağladığı bilgilerin farkında olan eş, dost, akraba çevrem, ne hikmetse (genellikle evlerinde bilgisayar olanlar) bir araya geldiğimizde bir şekilde bilgisayar konusunu açıyorlar. Ee! Tabii ki biz de “bilgilerinizi paylaşın, çünkü bu efsane olmaya giden yoldur” düsturundan hareket ettiğimiz için, bilgisayar sohbetleri açılınca başlıyoruz gürlemeye. Derken dostlarımız böyle durumlarda iki stratejiden birini izliyorlar. Dolayısıyla ben dostlarımı izledikleri bu iki stratejiye göre adlandırıyorum.

Birinci stratejiyi izleyenler genelde bu işlerden yeni yeni anlamaya başlayanlar oluyor ve sordukça soruyor, sordukça soruyor. Resmen sizi bunaltıyor. Konuşmaktan yorulur hâle geliyorsunuz. Benim tavsiyem, sizi yormasına fırsat vermeden yine bilgisayarla ilgili farklı bir konu atın ortaya. Benim kullandığım konu “organik çiplerdir”. Yalnızca tuz göllerinden elde edilebilen bir bakterinin çip teknolojisinde kullanımıyla ilgili bir konudur. Biraz bahseder ve “İleride bilgisayarlar bizim gibi düşünebilecek.” derim. Bu, onun kafasının karışması ve soracaklarını unutması için yeterlidir. Ben bu birinci stratejiyi izleyen gruba “ilmi hareket grubu” diyorum.

İkinci gruba girenler ise genelde o an hiçbir şey sormuyorlar fakat muhabbetin uygun bir yerinde sizi evlerine yemeğe davet ediyorlar. Ayrılırken de mutlaka yemek sözünü alıyor ve gününü belirliyorlar. Siz de bir akşamınızı ayırıp gidiyorsunuz. Yemeğinizi yerken söz dönüp dolaşıp bilgisayara geliyor. Ve… evde bir bilgisayar olduğunu ve bazı problemleri olduğunu öğreniyorsunuz. Siz de biraz mecburiyet biraz mahcubiyet biraz da sazanlığınızdan dolayı “yemekten sonra bir bakayım” diyorsunuz. İşte bu stratejiyi izleyenlere de “ilmi siyaset grubu” diyorum. Eğer o akşam bilgisayarın problemleriyle uğraşma işinden alnınızın akıyla çıkarsanız efsane olma yolunda bir adım daha atmış olursunuz.

Peki insanlarımız problemli bilgisayarları neden teknik servislere götürmüyorlar da bilgisayardan anladıklarını düşündükleri insanlara başvuruyorlar. “Henüz insanımız bilgisayarı kafasında bir yere oturtamadı. Oysa buzdolabının, çamaşır makinesinin nasıl teknik servisi varsa bilgisayarın da öyle bir teknik servisinin olacağını kabul etmeli.” gibi beylik bir cümle kurabilirsiniz. Dolayısıyla yanılırsınız. Çünkü buzdolabı ve çamaşır makinesinin yılda bir bilemediniz iki kere teknik servise ihtiyacı olur. Şayet elektrik idaresinin bir azizliğine uğramazsanız bu eşyaları yıllarca kullanırsınız. Teknik servise ise hizmetinin karşılığı olarak 5 bilemediniz 10, hadi 10’da siz koyun maksimum 20 milyon ödersiniz. Yani yaklaşık 50 dolar. Oysa bilgisayarınızı bir teknik servise götürün bakalım arkasındaki 4 vidayı açmak için kaç dolar istiyorlar. Siz deyin 30 dolar hadi ben diyeyim 10 dolar. Yani minimum 4 milyon lira. Bir bilgisayarı yıl içinde çok rahat birden fazla kez, teknik servise götürürsünüz. Bu da bir yılda ne demektir varın siz hesaplayın.

Ülkemizdeki araştırma şirketlerinin “Türkiye’de bu yıl bilgisayar satışları patlayacak” gazıyla hareket eden bilgisayar firmaları %30’luk büyümeyle idare ederler ama neden patlamadığını hiç düşünmezler. Çünkü zaten %3’lük veya %5’lik kâr marjlarıyla çalışıyorlardır dolayısıyla kafaları bozuktur. Bir de teknik servisi mi düşünecekler şimdi?

Zaten geçim sıkıntısı çeken insanların çoğunlukta olduğu bu ülkenin insanı da dolayısıyla pratik zekâsını tabii ki kullanacaktır. Bunun doğal sonucu da eş, dost ve akrabalar yoluyla problemlerini ucuza çözme veya “beleşe” getirmedir.

Doğunun toleransı ve hoşgörüsüyle batının taviz vermezliği arasında kalan ülkemiz insanı da bu gibi durumlarda aslına rücu ederek kendince bir çözüm buluyor bu teknik servis meselelerine.

Yazımızı siz değerli okurlarımızdan özür dileyerek kapatalım. Neden mi? Bizim sevimli, tombiş fakat bir o kadarda duygusal bir yazarımız var. İsmi Aras Taha. Okurları geçen ay dergide yazılarını göremeyince haliyle sordular. Aras Taha okurları bilsinler ki o yazısını her zaman, zamanında gönderiyor. Eylül ayından itibaren Aras Taha kesintisiz aramızda olacaktır.

(Bu yazı 18 Temmuz 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Ağustos 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Internet’in neresindeyiz?

Dost arkadaş muhabbetlerinde yeni tanıştığımız insanlar bilişim medyasında çalıştığımızı duyunca, nedense bakışlarında hissedilir bir değişiklik oluyor ve başlıyorlar bizi soru bombardımanına tutmaya. Sorular, sorular, sorular… Böyle bir medyadan haberleri olmasa bile bilgisayar ve Internet kelimelerinden haberdar olduklarından soruların ardı arkası kesilmiyor. Sorulara makul ve mantıklı cevaplar vermek zorundasınız. Yuvarlak cevaplar insanları tatmin etmiyor artık. Ülkemiz insanı yıllardır politikacıların yuvarlak lâflarından gereken dersi almış görünüyorlar. Biraz da konunun hassasiyetinden dolayı sorularına net cevaplar istiyorlar; çünkü her biri bu sektörün potansiyel müşterisi konumunda.

İnsanlar cahil damgası yememek için “Bilgisayar nedir?” diye sormuyorlar (belki de böyle bir soruyu yıllardır bu sektörde çalışan insanlara bile sorsanız tam cevap alamazsınız).  En popüler sorumuz ve soruluş tarzı (muhabbetler belli bir yerden sonra sulandığı için) aynen şu: “Abi be! Şimdi şu bilgisayar denilen alet nası çalışıyor?” Önceleri bu soru karşısında dumur oluyordum ama artık kaşarlandık, dolayısıyla şaşırmıyor ve şöyle cevap veriyoruz: “Fişe takıyorsun sonra da düğmesine basıyorsun çalışıyor.” Bu sefer karşınızdaki bu, pratikte doğru fakat içerik olarak beklentileri karşılamayan cevap karşısında iki şekilde size tepki verebiliyor. Ya “Nası yani?” gibi bir şaşkınlık cümlesi veya “Tamam da abi, şimdi bu alet, o bilgiler, programlar felan nasıl çalışıyor?” Eh! Hiç yoktan iyidir. Biraz daha detaylı bir soru. Buyurun cevap verin.

Bu dost muhabbetlerinde bilgisayardan az-çok anlayan ve kullanan insanlar çoğunlukta olduğu zaman sohbet dönüp dolaşıp şöyle bir soruya geliyor: “Internet’in neresindeyiz?” Eh! Bu işle uğraşan biri olarak ister istemez gözler bize dönüyor (kolay mı bir bilgisayar dergisinde bu konularda ahkâm kesmek) ve biz de hazırlıklıyız canım (ne de olsa Computer Industry Almanac’ın yapmış olduğu araştırmaya bir bakmışızdır) başlıyoruz döktürmeye: “Bu soruya cevap vermek için önce Internet’in dünyadaki durumuna bakmalıyız (cevap mı şimdi bu? Sanki Mars’ta veya diğer gezegenlerde de Internet varmış gibi). Dünya nüfusunun 6 milyar civarında olduğunu biliyoruz. Internet kullanıcılarının sayısı ise 180 ilâ 230 milyon arasında. Ortalama 200 milyon dersek, demek ki dünyada her 30 kişiden biri Internet kullanıyor. Peki bir de bize bakalım (yani ülkemize) sanıyorum 65 milyon civarındayız ve ülkemizde 250 bin (bu rakam tamamen tahminidir) Internet kullanıcısı var. Böl bakalım 65 milyonu 250 bine… (küçük bir duraklama herkes tavana bakarak hesap yapıyor veya öyle görünüyor. Tabii ki biz de bir müddet hesap yapıyor gibi görünüp sonucu söylüyoruz. Ne de olsa daha önceden bu işlemi belki de 50 kez yapmışızdır.) 260 ediyor. Yani ülkemizde her 260 kişiden biri Internet kullanıyor. Dünya ortalaması nerede, bizim ortalama nerede! Peki, diğer ülkelere bakalım: Amerikanya’nın (bu da başka bir mefhum) 250 milyon civarında bir nüfusu vardır. Bilemedin 270 milyon. (Şuna 260 desene be adam). Internet kullananlar ise 90 milyon. Bölünce ne çıkıyor? (Yine havaya bakarak hesaplama tripleri) Üçe yakın bir rakam. Biz ona üç (3) diyelim. Yani adamlarda her üç kişiden biri Internet kullanıyor (o sırada birinin dudaklarından şu kelimeler dökülüyor: “Vay beeee!”). Zaten adamlar bu konuda dünyada birinciler.”

Hemen biri atılıyor: “Abi peki Japonlar? Japonlar bu işin neresinde? Sakın, “hepsi kullanıyor” deme!” Topluluktaki herkesi bu engin bilgilerimle kendime hayran bırakmanın vermiş olduğu özgüvenle ses tonumu hiç değiştirmeden: “Yok be düşündüğünüz gibi değil. Onlar ikinci sırada ve Amerikayla aralarında korkunç bir fark var. Japonların nüfusu 130 milyon ama Internet kullananların sayısı 13 milyon (artık daha kesin rakamlarla konuşabiliyoruz her nedense). Yani 10 kişiden biri Internet kullanıyor. Japonlar düşündüğünüz gibi değil. Teknolojinin merkezi Amerika abi. Japonlar sadece çok iyi birer geliştiriciler. Amerikalılar icat eder, Japonlar geliştirir (Artık iyice üfürüyoruz).”

Bu muhabbetler böyle sürüp gidiyor. Fakat şu bir gerçek, bizim insanımız bilgisayar ve Internet konularıyla haddinden fazla ilgili. Hep, bir yerlerinden bu dünyaya bulaşmaya çalışıyor fakat bu dünyadaki teknolojik değişimlerin çok hızlı olduğunu da bir yerlerden öğrendikleri için hep “Acaba paramı çöpe atar mıyım?” düşüncesinden dolayı bu yatırımlarını sürekli erteliyorlar. Eh! Ne de olsa “Aldığımız bir şeyi uzun yıllar kullanabilir miyiz?” ekolünden geliyoruz.

Gerçi iktisatçılar hep “kaynaklar kıt, ihtiyaçlar sınırsızdır” derler. Bizim insanlarımız da hem 2,5 lira verip hem de şoför mahallinde gitmek ister.

Bilmem anlatabildim mi sayın ISS’ler ve sayın bilgisayar satıcıları…

(Bu yazı 18 Haziran 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Temmuz 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Biliştirdiklerimizden misiniz? Yoksa…

6 Mayıs’ta “TBV Bilişim Medya Ödülleri ‘98” ödül töreni var dendi. Biz de bunun üzerine kalktık, gittik. Bu yıl üçüncüsü yapılan ödül töreninin her zamanki gibi mekanı Sabancı Center idi. Bakalım bu yıl neleri biliştirecekler düşüncesiyle ödül törenini izledik.

İlk yıl olduğu gibi bu yıl da Leyla Tekül’ün yaptığı esprilerle karışık bir ödül töreni seyrettik. Leyla Tekül tek kelimeyle harikaydı ve espri arası ödül dağıtıldı. Bizler, hep bir şeylerin arasında sunulan diğer bir şeyleri tüketmeye meyilli bir toplum olduğumuz için, bu töreni seyrederken fazla bir hazımsızlık çekmedik. Fakat törenin saat 19:00 gibi başlayıp, saat 21:00’e kadar uzaması, davetlilerin de işten çıkıp doğrudan oraya gelmesinden dolayı, bazılarının mide spazmı geçirdikleri tarafımızdan gözlendi. Gerçi dişini sıkıp töreni sonuna kadar izleme başarısı gösterenler açık büfede muratlarına erdiler.

Törenin organizasyonu bu şekildeydi. Diyecek daha fazla bir şeyimiz yok. Fakat TBV ödül dağıtımını hala bir düzene oturtabilmiş değil. Törenin başlangıcında bir konuşma yapan TBV Başkanı Faruk Eczacıbaşı, ödüllerin dağıtımının nasıl yapıldığı konusunda da bilgi verdi. Şayet Faruk Bey’in bahsettiği safhalardan gerçekten geçilerek bu ödüller dağıtılıyorsa, biz bilişim medyası çalışanları siz okurlara bu yayınları ulaştırmak için boşuna kendimizi heba ediyoruz.

Bu arada şunu da baştan belirteyim. Ben, bize ödül verilmediği için bu yazıyı kaleme alıyor değilim. Şayet bu ödüller mevcut olan şekliyle dağıtılmaya devam edilirse biz zaten o ödülleri istemiyoruz. Dağıtılan ödüller ve kategorileri hakkındaki detayları Haber&Yorum köşelerimizde bulabilirsiniz. Ben sadece, kafama takılan bazı noktalardan bahsedeceğim. Ödülleri alan hiç kimseyle kişisel bir problemimin olmadığını da belirteyim.

Sırasıyla başlayalım, koskoca Türkiye’de yerel basın sadece Yeni Asır gazetesinden ibaret herhalde, çünkü toplam üç ödülün ikisini aldı. Jüriyi tebrik etmek lâzım. Kolay mı tüm Anadolu medyasını tarayarak böyle bir seçim yapmak. Herkesin harcı değil.

İşitsel medya, hikmeti nedir bilmiyorum, sırf İstanbul’da bilmem kaç tane radyo varken, Açık Radyo bu ödülün rakipsiz abonesi oldu. Acaba jüriden birilerinin ortaklığı mı var bu radyoda, yoksa tüm jüri 24 saat açık radyo mu dinliyor?

Ben diyeyim 19 siz deyin 20, sayısını bile bilmediğim kadar çok televizyon kanalının olduğu bu ülkede herhalde sadece TRT 2 ve NTV bilişimle bu kadar çok ilgileniyor. Hele NTV’deki Gündemdekiler programı yok mu, her seferinde bilişimi konu ederek göğsümüzü kabartıyor. Üstelik ödülü verdikleri Murat Birsel’in orada olmaması, bu programın bilişime verdiği önemi bir kez daha göstererek sadece göğsümüzü kabartmakla kalmayıp, gözlerimizi de yaşartıyor. TRT 2 ise bildiğim kadarıyla bu ödülün gediklisi. Jüriden birileri TRT 2’ye program mı yapıyor yoksa bilmediğim başka şeyler mi var? Bu arada uzun süredir STV’de yayınlanan Megabyte programını jüridekiler herhalde çanak antenleri çekmediği için seyredemiyorlar. Çanak antenleri çekmediği için Megabyte’ı seyredemiyorsa suç jüridekilerin mi canım?

Aylık, haftalık sektör basınında ödül alan tüm meslektaşlarım bu ödülleri fazlasıyla hak ettiler. Fakat bir nokta var. Bilişim medyası habercileri denince akla ilk gelen isimler olan Güneş Kazdağlı (BT Haber) haber dalında ödül alamazken, Ayhan Sevgi’nin (Information Week) mansiyonla geçiştirilmesi bana biraz tuhaf geldi. Acaba haberlerle makaleleri birbirine mi karıştırıyoruz?

Günlük, haftalık, aylık yazılı basın kategorisinde ödüller dağıtıldıktan sonra dudaklarımdan şu kelimeler döküldü: “Sen neymişsin be Milliyet?”

BT’ye verilen önem dalında ödül alanların bazıları aslen değil de vekaleten ödüllerini aldırtarak BT’ye verdikleri önemle bizleri duygulandırdılar.

Neyse ödülleri bir tarafa bırakıp biraz da jürinin yapısında kafama takılan detaylardan bahsedeyim. Jüri herhalde toplanılması kolay olsun diye 22 kişilik yapılmıştı. Fakat donanım şirketlerini sadece niye Escort ve KoçSistem  temsil ediyordu. Acaba Compaq, Zet, Datateknik, İhlas-Acer ve diğerleri başka işlerle mi uğraşıyorlardı. Ve… Yine herhalde ülkemizdeki bilgisayarlar hiç yazılım kullanmıyorlar olsa gerek ki Link, Logo ve diğer yazılım firmaları yazılım unvanı altında haksız rekabeti göze alarak armut toplama işiyle uğraşıyorlar olsa gerek.

Ve… Jüride yer alan halkla ilişkiler firmalarının temsilcilerine bir diyeceğim yok, ama yaklaşık 10 kadar bilişim şirketinin PR’ını yapan Marjinal’de herhalde ülkemizde faaliyet göstermiyor. Ayrıca iki tane üniversitemiz ve bir tane de derneğimiz var galiba.

Aslında şu satırları kaleme almak yerine size Cyrix’in artık neden üretilmeyeceğinin yorumunu yapmak veya “Linux gerçekten gümbür gümbür geliyor mu?” şeklindeki konulardan bahsetmek isterdim. Fakat biz bilişim medyası mensupları, bana göre bazı kategorilerde taraflı davranıldığını düşündüğüm bu tür organizasyonlar hakkındaki yorumlarımızı sadece sözde bırakırsak bu işler daha yıllarca böyle gider.

Diyebilirsiniz ki problemi söylemek kolaydır. Peki çözümün ne? Cevabımı veriyorum. Adı Bilişim Medya Ödülleri olan bu organizasyonu yaparken bir zahmet Bilişim Muhabirleri Derneği’nin yetkilileriyle de bir görüşseniz. Yoksa onlar da mı bu ülkede yaşamıyor?

(Bu yazı 21 Mayıs 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC World dergisinin Haziran 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bayrak değişimi ve …

Hayat ne kadar garip değil mi? Gün olur, nefes alamaz hale geldiğinizi hisseder, şehrin karmaşasından kaçarak kendinizle baş başa kalmak istersiniz. Gün olur, hayatı ve yaşamayı seviyorum diye güne başlarsınız. Gün olur, bir makasa düştüğünüzü ve her gün bir yerlerinizin budandığını hissederek yaşarsınız. Ve… Gün olur, alır başınızı gidersiniz veya gitmek zorunda bırakılırsınız. Sevdiğiniz, kopmak istemediğiniz yerlerden koparılırsınız. Yeni hayatınız ilk başta oldukça sevimli gelir. Fakat, geçen süre yaşamanın dayanılmaz ağırlığını öyle bir hissettirir ki bazen … Dostum dediğiniz insanlar bir bir küme düşmeye başlarlar gözünüzde. Sebebi ise gayet açıktır, çünkü kürkünüz değişmiştir.

Her gün sabah büyük bir umutsuzlukla uyanıp, sürekli kendinizi olumlu yönde motive etmeye çalışırken, dudaklarınızda hep aynı nakarat “Yıkılmadım, ayaktayım…”

Bu da ne? Neler saçmalıyor bu editör dediğinizi duyar gibiyim. Saçmalamıyor zaman zaman herkesin yaşayacağı bazı duyguları dile getiriyorum. İyi de bunun bilgisayarla ve bilişim sektörüyle ne alakası var canım şeklinde mırıldanıyor musunuz? Çok alakası var. Çünkü teknolojiyle ne kadar uğraşırsak uğraşalım hepimiz insanız üstelik insanlara özgü duygu ve düşüncelere sahibiz. Sen de kimsin be adam? Diyerek bağırmayın bana. Benim adım Musa Savaş. Yeni editörünüz.

Bizim dergide bir bayrak değişimi oldu. Yanlış anlamayın bayrak değiştirmiyoruz. Sadece bizden önceki arkadaşların alıp bir yerlere getirdikleri PC World bayrağını bizde bıraktıkları o yerden alarak daha ilerilere götürmek için geldik.

Bilişim sektöründeki dostların geneli bizleri bilir. Bilmeyenler ise ya bilenlere sorsunlar yada süreç içinde nasılsa bir yerlerde tanışırız.

Ve…

Söyleyecek o kadar çok sözümüz ve konuşacak o kadar çok konumuz var ki nereden başlasak karar veremiyorum. Fakat sanıyorum en kolayı kendimizi anlatmak. PC World ailesini değil kastettiğim. bilişim medyasından bahsediyorum. Şu son bir yıl içinde hem dünyadaki hem de onlara bağlı olarak ülkemizdeki bilişim medyası o kadar hızlı bir değişim süreci yaşadı ki değil bilişim sektörü, eminim siz okurlarında kafası karıştı. Nitekim bize gelen mektuplarınızdan da bu sonuç çıkıyor.

Önce dünyadaki bilişim medya devlerinden bahsedelim. Bugün itibariyle beş tane büyük şirket var. Bunlardan IDG, Ziff-Davis ve CMP ABD merkezli olanlar. Diğer ikisinden Vogel Almanya merkezliyken, Future Publishing İngiltere merkezlidir. Bunların ülkemizdeki yayınları ise PC World ve MacWorld (IDG), PC Magazine ve PC Week (Ziff-Davis), Information Week (CMP), Chip (Vogel), AD.Net (Future Publishing). Bilişim medya devlerinin bu dergilerinin ülkemizdeki yayıncıları ise PC World (İhlas Grubu), MacWorld (Dünya Grubu), PC Magazine ve PC Week (Sabah Grubu), Information Week ve AD.Net (Doğan Grubu). Chip dergisi ise Vogel firmasının Türkiye ofisi tarafından çıkartılıyor.

1998 yılı tüm dünyada bilişim medya devlerinde değişikliklere yol açtı. Mart 1998’de medya devlerinden olan ve bilişim alanındaki yayınlarıyla da bir dev olan McGraw-Hill bilişim alanından çekilme kararı aldı. Mayıs 1998 yılında da bilişim yayınları bölümünü CMP’ye satarak bu alandan çekildi. McGraw-Hill’in yayınlarını ABD dışında yayınlayan iş ortakları bir anda CMP’nin partneri durumuna geldi. CMP’nin bir anda içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu bazı ülkelerde çift partneri oldu. Fakat CMP satın aldığı yayınların bir kısmını kapatarak bir kısmının da fonksiyonlarını değiştirerek bu ülkelerdeki partnerleri tek sayıya düşürdü.

Bu olayın ülkemizdeki yansıması ise şöyle oldu. Satıştan sonra Doğan Grubu ve İhlas Grubu CMP firmasının iş ortakları haline geldiler. Fakat CMP firmasının BYTE USA’i kapatma kararı BYTE Türkiye’yi bazı konularda sıkıntıya soktu. Bu arada IDG firmasının Türkiye ofisinin Ekim 1998’de faaliyetlerine son vermesi neticesinde PC World dergisi yayın hayatına son vermiş oldu. Son kullanıcıya ulaşmaya çalışan İhlas grubuda bunun üzerine çok stratejik bir karar alarak BYTE’ı kapatıp PC World dergisinin ülkemizdeki yayın haklarını satın aldı. Mart 1999’dan itibaren bu güzel dergiyi yeniden okurlarıyla buluşturdu.

Önceki PC World dergisine abone olan veya reklam veren firmaların mağdur olmamaları için yine stratejik bir karar alınarak, hukuki olarak bir yükümlülüğümüz olmadığı halde eski abone ve reklam veren firmalara geri kalan haklarını kullanma imkanı sağlandı. Yani eski bir abone bize belgesini ibraz ettiği zaman biz aboneliğini kaldığı yerden devam ettiriyoruz. Aynı şekilde reklam veren firmalarında kalan reklamlarını yayınlıyoruz. Bunları yaparken ücret talep etmiyoruz. Tek düşünce ve hedefimiz PC World’ün misyonunu devam ettirerek siz okurlarımıza en iyisini vermek.

Bu arada siz okurlarımıza çok teşekkür ederiz. Neden mi? Çünkü PC World Türkiye’nin Mart 1999 sayısı 31.203 adet sattı. Önceki faaliyetlerimizden gelen 4.000 adet aboneyi de eklersek 35.203 gibi güzel bir rakama ulaşıyoruz. Yeter mi? Tabii ki yetmez… Daha yukarı… Daha yukarı…

(Bu yazı 20 Nisan 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı PC WORLD dergisinin Mayıs 1999 sayısında Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish