Category : PC MAGAZINE

Şimdi ödüllü olduk…

Bilişim alanında ülkemizin en büyük sivil toplum örgütü olan Türkiye Bilişim Derneği (TBD), Bilişim Yazarı kategorisinde bana ödül verdi. Gerçi İstanbul’daki yoğun iş programım yüzünden Ankara’ya gidip ödülü almak kısmet olmadı. Fakat yüzyılımızın gözde sektörü Lojistik imdadımıza yetişti.

Önce size dernek hakkında kısa bir bilgi vereyim. Kısa adıyla TBD 1971 yılında kurulmuş ve 1994’ten beri Kamu Yararına Çalışan Dernekler arasında. Merkezi Ankara’da olan derneğin İstanbul, Bursa ve Eskişehir’de şubeleri bulunuyor. Üye sayısı ise bir çok sivil toplum örgütünü kıskandıracak seviyede. Toplam 8000 üyeye sahip. Dernek yöneticileri bu sayıyı 10.000’lere taşımak için yoğun bir çalışma içindeler. Dernekle ilgili tüm detayları görmek isterseniz www.tbd.org.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bu ödülün benim için üç ayrı anlamı var. Birincisi kendi adıma çok mutlu oldum. Çünkü 16 yıldır çalıştığım Bilişim Medyası alanında böyle bir ödülü hem de Bilişim sektörünün nabzını gayet iyi tutan bir sivil toplum örgütünden alıyorum. Yani bir bakıma karşılık beklemeden, sadece sevdiğim bir alan olduğu için girdiğim bir sektörde çalışmalarımın karşılığını manevi olarak görmüş olmanın verdiği mutluluğu yaşıyorum.

İkinci olarak, bu ödülü PC Magazine gibi bir yayında yazdıklarımla almak. Meraklılarının bildiği gibi PC Magazine daha önce 10 yıl kadar ülkemizde yayınlanmıştı. Son 4 yıldır ise yayınlanmıyordu. Merkez Dergi Grubu olarak Haziran ayından itibaren PC Magazine’i tekrardan yayınlıyoruz. Yani henüz çiçeği burnunda bir yayın olan PC Magazine’de çalışan bir yazar olarak bu ödülü almak ise doğru yayında olduğumu göstermesi açısından da beni ayrıca mutlu ediyor.

Üçüncü ve son olarak ise Türkiye’nin en iyi Bilişim dergiciler ile çalıştığımı görmenin verdiği mutluluk. Merkez Dergi bünyesinde kurduğumuz Bilişim Grubunda birlikte çalıştığım her bir arkadaşımın bu ödülü almamda büyük payı var. Çünkü hepsi kendi alanında Türkiye’nin en iyileri ve kendileri ile çalışmaktan büyük keyif alıyorum.

Madem bu ayki konumuza ödülle başladık biraz yaramazlık yapalım bu ay. Size biraz kendimizden söz edelim. Ekibimizde kimler olduğunu sizler gayet iyi biliyorsunuz. Her biri kendi alanında Türkiye’nin en iyilerinden. Nitekim bu kalitenin dergiye yansıması kaçınılmazdı. Dolayısıyla PC Magazine çıktığı günden bu yana her ay içerdiği konularla Bilişim sektörünü ciddi olarak silkeledi. Özellikle şu an elinizde tuttuğunuz bu sayının kapak konusu dizüstü dünyasında bir devrim olduğunu anlatıyor. Şu an bu yazıyı yazdığım tarihlerde diğer dergilerin kapak konularını bilmiyorum. Fakat eminim ki bizim bu ay yaptığımız bu kapak konusunu rakiplerimiz ancak sonraki aylarda yapabileceklerdir. Bu farkımız gücümüzden kaynaklanıyor. Gücümüz ise tabii ki dünyanın en büyük bilişim medya şirketi Ziff-Davis ve Türkiyenin en büyük iki medya şirketinden biri olan Ciner Grubundan geliyor.

Satışlarımız istikrarlı bir şekilde yükseliyor. Bizle birlikte altı dergi olan kulvarımızda üçüncü sıradayız. Tabii ki şimdilik. Hedefimiz bu uzun koşuda önce ikinciliği ele almak sonra ise tabii ki birinci olmak ve hep orada kalmak. İddialıyız, çünkü biz Merkez Dergiyiz.

Çıktığımız günden itibaren siz okurlarımızdan yazdığımız her şey ile ilgili bir çok eleştiri aldık. Bu eleştirilerin övgü dolu olanları tabii ki daha çok hoşumuza gitti ama biz olumsuz eleştirileri ise daha bir dikkate aldık. Arkadaşlarımla hep daha iyisini aradık. İçeriğin daha iyisini. Sayfa yapısının daha iyisini. Kapağın daha iyisini. Daha iyinin tabii ki sonu yok. Fakat biz her ay daha iyisini yapmak için buradayız…

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Aralık 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Dizüstülerde geri çağrılan piller

Önümüzdeki yıllarda dizüstü bilgisayarlar satış rakamlarıyla tüm dünyaya damgasını vuracak. Bunu söylemek için kahin olmaya gerek yok. Fakat bu pazarda markalar arası paylaşım nasıl olur, işte orası biraz muamma…

Yıllardır üretilen her türlü bilgisayar ürününde zaman zaman çeşitli imalat hatalarına rastlanır. Ürünleri pazara sunan firmalarda hatalarını fark ettikleri an marka güvenilirlikleri gereği bu ürünleri geri çağırırlar. Genel eğilim böyledir.

Bu zamana kadarki geri çağırmalara bir göz attığımızda, genelde her çeşit bilgisayar ürününde hatalı imalattan kaynaklanan bir çok olaya rastlayabiliyoruz. İlginç olanı ise bu olayların çoğunlukla dizüstü bilgisayarlarda olması. Genelde dizüstü bilgisayarların hatalı üretilen pillerinde aşırı ısınmadan kaynaklanan problemler üretici firmaları zaman zaman güç durumlarda bırakıyor.

Dizüstülerde yaşanan bu problemlerden yakın tarihte olan ve aklımızdakalanları sıralayalım isterseniz.

Dell: 2000 yılında Latitude serisinden 7 model ile Inspiron 3700 ve 3800 modellerinin adaptörleri kısa devre ile alev alma potansiyeli taşıyordu. Sonuç; 27.000 adaptör geri çağrıldı.

2004 yılında ise 1 milyon adaptörde elektrik kaçağı rsiki olduğu açıklandı. Sonuç; 35.000 adaptör geri çağrıldı.

Compaq: 2000 yılında Armada E500 ve V300 modellerin adaptörlerinde sorun olduğu duyuruldu. Sonuç 55.000 adaptör geri çağrıldı.

Sony: 2003 yılında Vaio serisinin FRV-25 ve FRV-27 modellerinin modemlerindeki elektrik kaçağı yüzünden 5.600 adet dizüstü geri çağrıldı.

Apple: 2004 yılında 15” PowerBook G4 dizüstülerde aşırı ısınma tesbit edildi. Fakat Apple bu problemi duymamazlıktan geldi.  Hızla müşteri kaybedince bir yıl sonra 12” ve “5” iBook G4 ve PowerBook G4 modellerinin pillerini geri çağırmak zorunda kaldı. Sonuç; hatalı üretilen pil sayısı 128.000.

HP: Bu yıl Nisan ayında hem HP Pavilion serisi hem de Compaq Presario serisi dizüstülerin pillerindeki problem yüzünden geri çağrılan sayı 15.700.

Fujitsu Siemens: 2005 yılında Amilio serisinden tam 250.000 adet dizüstünün pilini geri çağırdı.

Bu liste uzayıp gidiyor. Özellikle son 5 ay içinde yapılan geri çağırmaları ve adetleri yazarsam, dizüstü bilgisayar almaktan vaz geçersiniz diye korkuyorum. O yüzden yazmayacağım ama bu işin iyice laçkalaştığını söyleyebilirim.

Size iki hususu belirtmek isterim. Birincisi, dizüstünüz varsa ve onunla ilgili bir geri çağırılma söz konusu ise sakın ha aldığınız firmadan altın yaldızlı bir mektup beklemeyin. Bu konuda sizin baş vurmanız gerekiyor. İkinci husus ise firmaların bu geri çağırmaları duyurduktan sonraki gerçekleşmeler hakkında aynı şeffaflığı göstermemesi. Örneğin firma 30.000 adetlik geri çağırma yapmış. Bu geri çağırma neticesinde kaç bin adetinde değiştirme gerçekleşmiş? Sormazsanız söylemiyorlar. Gerçi bazıları sorsanızda söylemiyorlar. Yani gerçekleşmeler tam bir muamma.

Bu geri çağırmalar konusunda en son açıklamayı 17 Ekim’de Sony yaptı. 90.000 adet Vaio marka dizüstünü pil problemi nedeniyle geri çağırıyor.  Buraya kadar normal. Fakat aynı duyuruda diyorki bu geri çağırma Japonya ve Çin’deki dizüstüleri kapsar. İşte burası normal değil. Ben eminim ki Sony’nin Türkiye yöneticileri şimdilerde kara kara düşünüyorlar. Çünkü Sony yakın zamanda Vaio marka dizüsütleri ile ilgili olarak Türkiye’deki ithalatçıları ile olan anlaşmalarını fesh etti. Şu sıralar yeni bir marka müdürü atadı. Önümüzdeki aylarda yeniden yapılanmayı tamamlayıp bir lansman ile bu durumu duyuracaklarını tahmin etmek zor değil. Fakat bu yeni yöneticilerin 150.000 civarında olduğu tahmin edilen Vaio kullanıcılarını bu konuda nasıl ikna edeceklerini doğrusu merak ediyorum. Diğer markaları değilde neden bunu merak ettiğimi sanırım siz de merak ettiniz değil mi? Türkiye’deki dizüstü kullanıcıları içinde en örgütlü kullanıcı topluluğu bu markaya aitte ondan. Bu kullanıcıların Klüp Vaio diye bir toplulukları var. Her şeylerini orada paylaşıyorlar. Doğrusu bu konuda Klüp Vaio’nun nasıl bir yol takip edeceklerini doğrusu merak ediyorum.

Gerek dergi olarak gerekse de kişisel olarak bizler her zaman tüketicinin yanında yer aldığımız için benim tavrım zaten belli: “Sony!.. Akıllı ol!..”

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Kasım 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Gele hilal kaşlım dizim üstüne veya dizüstünün önlenemeyen yükselişi

Yıllar önce ilk tanıştığımda ismi Labtop’dı. Sonradan teknolojonin önlenemeyen gelişimi onları da etkiledi. Geliştikçe isimleride gelişti ve oldu Notebook. Ülkemizde ise kimi Labtop dedi, kimi Notebook. Fakat benimsenen ismi dizüstü bilgisayardı. Dizüstü bilgisayarlar hayatımıza bir girdi, pir girdi.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyeyim. Önümüzdeki yıl dizüstü bilgisayarların yılı olacak. Satışlarındaki patlama böyle devam ederse en geç üç yıl içinde dizüstü satışları masaüstü bilgisayar satışlarını geçecek. 2002 yılında toplam dizüstü satışı 68 bin adetken, 2003’de 140 bin adet, 2004’de 221 bin adet ve 2005 yılında bu rakam 570 bin adet olarak gerçekleşti. 2004 ile 2005 arasındaki artış rakamı dikkat çekici boyutta. Artış oransal olarak % 157’ye denk geliyor. Bu artışı tetikleyen en önemli faktör tabii ki Milli Eğitim Bakanlığının yapmış olduğu öğretmenlere dizüstü bilgisayar kampanayası. Dolayısıyla bu yıl gerçekleşecek dizüstü bilgisayar satışları oransal olarak bu rekor rakamı yakalayamayacak ama  750 ile 800 bin arası bir yerlerde gerçekleşeceğinden kimsenin şüphesi yok.

Dizüstünde kim lider diye sormayın. Çünkü rakamlara baktığımızda 2004 yılında ikinci olan Toshiba, 2005 yılında Milli Eğitim Bakanlığının yaptığı ihalede aslan payını aldığı için birinciliğe yerleşmiş. Fakat 2006 rakamları açıklandığında asıl lider ortaya çıkacak. Benim tahminim 2005 yılında ikinci olan HP, 2005’de Toshiba’ya bıraktığı birinciliği geri alacak. Bekleyip hep birlikte göreceğiz.

Uyguladığı yanlış politikalar yüzünden 2004 ve 2005’i kaybeden Sony Vaio dizüstüler ise malesef 2006’yı da kaybedecekler. Bu zamana kadar ithalatçıların insafına terk edilen Sony Vaio kullanıcılarının şikayetleri Japonya’ya kadar ulaşmış olacak ki Sony bu ürünlerini kendi getirmeye karar verdi. Bu işi nasıl yapacakları konusunda gerçi onlarında kafası karışık ama kurumsal kültürleri onlara yol gösterecektir. İşin ilginç tarafı Sony Vaio kullanıcılarının markalarına olan bağlılıkları. Diğer dizüstü kullanıcılarında olmadığı kadar markalarına düşkünler ve yaşadıkları tüm olumsuzluklara rağmen vaz geçmiyorlar. Nitekim bu markanın hasta derecede düşkünleri tarafından kurulan Vaio Kulüp çok kısa sürede binlerce üyeye ulaştı. Aralarında çok sıkı bir bilgi alışverişi ve yardımlaşma var. Bu fanatikler sevdikleri Sony Vaio markasını Harley Davidson, Volkswagen gibi kült bir marka haline getirdiler. Şayet Sony ülkemize gelme kararını bu kulübüde yanlarına alarak desteklerse 2007’de çok ciddi bir sıçrama yapacaklarını rahatça söyleyebilirim. En geç 2010’da ise pazar birincisi olurlar. Çünkü bu ürün biz medya mensupları tarafından da çok seviliyor ve kullanılıyor.

Dell agresif pazarlama stratejileri ile büyümeyi sürdürecektir. Fakat bu büyüme ona liderliği getirir mi? Bu sorunun cevabı agresif pazarlamayı sürdürüp sürdürmeyeceği ile ilgili. Stratejisinde bir değişiklik yapmazsa neden olmasın.

Diğer markalar ise agresif pazarlama stratejileri uygulamadıkları sürece standart büyümelerini sürdüreceklerdir.

Uzmanlar her ne kadar dizüstü bilgisayarlarını, gerçekten dizüsütünde kullananlar için kısırlık gibi bir tehlikenin var olduğunu söylüyorlarsa da, biz Türküz bize bir şey olmaz!…

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Ekim 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Vefat

Bilgisayar dünyasının yazılım eşrafından, Penguen Sevenler Derneği eski başkanlarından, Linus Torvalds ve Richard Stallman oğlu, Debian, RedHat, SuSe ve Slackware’in babası LINUX Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Cenazesi 5-10 Eylül 2006 tarihleri arasında yapılan Cebit Bilişim Fuarı’nı müteakip Beylikdüzü’ndeki Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi’nden kaldırılacaktır.

Oturan Penguenler

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Ağustos 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Linux’un adı yok!

Eminim başlığı görünce kimden alıntı yaptığımı hemen anladınız. Fakat konumuzun rahmetli Duygu Asena ile bir ilgisi yok. Bu ay yazmayayım diyordum ama malesef yazmak zorunda kalıyorum. Konumuz yine Linuxçular. Altını çizerek tekrar söylüyorum Linux değil, Linuxçular.

Ülkemizdeki Linux dünyasına dışarıdan biri olarak baktığımda karşıma çıkan manzara hiç güzel değil. Gördüğüm kadarıyla ülkemizdeki Linuxçular üçe bölünmüş durumdalar. İşin kötü tarafı bu bölünmeden kendilerinin de haberleri yok.

Birinci parçaya ben İstanbullu Linuxçular diye isim taktım. Bunların içinde bir kaç kişi medya dünyası ile çok içli dışlı. Bunlar kendilerini Linux konusunda Türkiye’de lider olarak görüyorlar. Bunda medyada Linux konusu geçince uzman olarak görüşlerine başvurulmasınında etkisi var. İşin daha vahimi ise bu bir kaç isim birbirleriyle de çekişme halindeler. Diğer taraftan İstanbullu Linuxçular oldukça müteşebbis. Dolayısı ile en iyi Linux geliştiricileri İstanbulda. Bu müteşebisler her ne kadar amip gibi bölünerek çoğalsalar da oldukça hatırı sayılır işlere imza atıyorlar. İçlerinde kamu kurumları ile iş yapmaya çalışanlar olduğu gibi, Microsoft ile takışmalarından dolayı mahkeme mahkeme gezenlerde var. Her ne kadar Microsoft ile olan davaları Don Kişot ile yeldeğirmenleri arasındaki savaşa benzese de Türk Adaleti haklı olanın hakkını verecektir mutlaka. Bana tuhaf gelense bir Linux şirketi, bir dünya şirketi ile dişe diş bir mücadele verirken diğer Linux şirketlerinin kavgayı uzaktan seyredip ellerini ovuşturmaları… Neden mi? Çünkü kavgayı yapan Linux şirketi kaybederse onun pazarını ele geçirecekler de ondan…

İkinci parça Ankaralı Linuxçular. Bunlar ağırlıklı olarak Ankara’daki üniversitelerde çalışan akademisyenlerden oluşuyor. Sırtlarını sağlam bir yere dayamış olmanın verdiği rahatlıkla onlarda kendi çaplarında faaliyette bulunuyorlar. Akademisyenlerin genel karakteristiği olan düşünce bazında çözümler ve fikirler üretip pratikte hiçbirşey yapmama, hastalığı bu arkadaşlara da bulaşmış olduğundan genelde dernekçilik yaparlar. Arada bir de sempozyum, toplantı, kongre gibi şeyler yaparlar. Bu organizasyonlarada yine kendileri katılır, kendileri çalar, kendileri oynarlar. Şöyle ülkeyi sallayacak, gündeme Linux’u oturtacak hiçbir şey yapmazlar. Kendilerine tavsiyem Linux Kullanıcıları Derneği’nin adını “Linux’u Linuxçulardan Koruma Derneği” koysunlar, inanın daha samimi bir isim olur.

Üçüncü parçayı ise ben Anadolu Linuxçuları olarak adlandırıyorum. Bunlar Linux’a gönül vermiş amatör veya yarı profesyonel Linuxçular. Bunlara diyecek sözüm yok. Bu arkadaşlar samimi olarak Linux ile uğraşıyorlar.

Türkiye’deki Linux dünyasına ise bir önerim olacak. Tüm dünyada Linuxun maskotu olarak kullanılan Penguen figürünü sizler hak etmiyorsunuz. Çünkü Penguen dinamik bir hayvandır. Hiç boş durmaz. Bence siz bir farklılık yapın ve ülkemizdeki maskotu değiştirin. Benim size önerim Koala olacaktır. Bu değişikliği yaptığınızda ülkemizdeki gündeme oturamazsanız bile inanın dünyanın gündemine oturursunuz.

Bu yazdıklarımdan dolayı bana kızmayın. Özeleştiri yapın. Bakın önümüzde Cebit Bilişim Eurasia gibi uluslararası bir fuar var. Ben bu fuarda Linuxçuların nasıl bir performans göstereceğini gerçekten çok merak ediyorum. Bu ülkede var mısınız yok musunuz orada göreceğiz.

Geçen ay yazdığım yazıma onlarca tepki aldım. Oturan penguenler yazdıklarıma çok alınmışlar. Her nedense yazımı bir bütün olarak değerlendirmeyip detaylarına takılmışlar. Kimisi “vayyy, sen bize nasıl bölücü dersin!” derken, kimisi “züğürt mastürbasyonu” kelimelerine takılmış. Oysa yazımı bir bütün olarak değerlendirselerdi benim onlara “Ey Linuxçular titreyin ve kendinize dönün” dediğimi göreceklerdi. Oysa onlar bu mesajı algılayamadıkları için bana “Ya sev, ya terket!” diye mesaj yolluyorlar. Oysa Linux ülkemizde öldü haberleri yok!..

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Eylül 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Linuxçular!.. Evet. Siz, siz oturan penguenler!

Buradan tüm adli ve güvenlik birimlerini göreve çağırıyorum. Kendilerine Linuxçu diyen bir grup bölücü bilgisayar kullanıcısı var. Bunlar olur olmaz yerde ilm-i siyasete sadık kalarak dolaylı yoldan Microsoft’a küfür etmekte ve diğer bilgisayar kullanıcılarını provoke etmeye çalışmaktadırlar.

Bu bölücüler, diğer tüm bölücü odaklarda olduğu gibi yurt dışından beslenmektedirler. Akıl hocası Richard M. Stallman olan Linus Torvalds diye İsveç kökenli bir Finlandiyalının temellerini attığı bu bölücü örgütün sempatizanları, gerek dünyada gerekse de ülkemizde hızla çoğalmaktadır. 60’lı yıllardaki “savaşma seviş” sloganıyla yola çıkan ve tüm dünyayı kasıp kavuran tabu devirenlerin bilişim dünyasındaki tezahürü olan bu Linuxçuların sloganı da “özgür yazılım”dır. Neymiş efendim? Bilgisayarda kullandığımız işletim sistemleri özgür yani kaynak kodları açık olmalıymış. Herkes istediği gibi bu kaynak kodlarını geliştirebilmeliymiş. Oysa bunlar bilgisayarın namusu diyebileceğimiz işletim sistemi kaynak kodlarına düpedüz göz dikerek, serbest piyasa ekonomisinin tüm girişimci değerlerine alenen saldırmaktadırlar.

Biraz da bu bölücülerin militanlarının genel özelliklerinden bahsedelim. Bunlar genelde kod manyağı olup işleri güçleri açık kaynak kodlarını geliştirmeye çalışmaktır. Ortaya çıkardıkları Fedora, Debian, SuSe, Mandriva, Slackware gibi ürünlerle bilişimi kendine meslek edinmek isteyen gençleri zehirlemektedirler. Düzen tarafından sahip çıkılmayan bu gençler süreç içinde aidiyet duygusunun da tetiklemesiyle azılı birer Linuxçu olup kendilerini toplumdan soyutlayarak habire kod yazan klavye canavarlarına dönüşmektedirler. İnternet’i de yoğun olarak kullanan bu militanlar yazdıkları kodlarla neredeyse bilgisayarların amuda kalkmasını sağlamaktadırlar. Fakat bir araya geldiklerinde Linux’un Microsoft’tan ne kadar üstün olduğu konusunda birbirlerine gaz verip züğürt mastürbasyonu yapmakta, bu ürünlerin son kullanıcıya (kodlarla uğraşmak istemeyen sıradan bilgisayar kullanıcıları) sevdirilmesi ve benimsetilmesi konusunda beyin hücrelerine hiçbir düşünce antrenmanı yaptırmamaktadırlar. Bunlar o kadar politize olmuşlardır ki, Microsoft’un çıkardığı ürünlerin alternatiflerini işlevsellik açısından çok daha üstün olarak üretebilmişken, bunların gerek sunumu gerekse tanıtımı açısından uygun stratejileri geliştirememişlerdir. Oysa biraz kodlardan başlarını kaldırsalar çözümü çok daha rahat göreceklerdir. Yapmaları gereken tek şey Microsoft’un gerek işletim sistemleri gerekse ofis programlarını kullanan insanların alışkanlıklarına hitap etmektir. Nasıl ki sol alt köşede tek bir “başlat” butonu var. Siz de öyle yapın kardeşim. Birden fazla masaüstünde keramet olsaydı Microsoft yapmaz mıydı? Ağ komşularıma sağ tuşla tıkladığımda açılan menünün aynısını Linux’ta göremiyorsam niye kullanayım ki? Kelime işlem programında Ctrl+U ile bir kelimenin altını çizebiliyorken bu alışkanlığımı OpenOffice’de de devam ettirebilmeliyim. Windows’ta Firefox’u update etmek istediğimde nasıl ki İnternet’ten indirip bir tıklamayla kurabiliyorsam kod yazmak zorunda kalmadan aynısını Linux ürünlerinde de yapabilmeliyim. Daha birçok şey sayabilirim ama bu kadarı şimdilik yeter sanırım. Kod yazmak istemeyen benim gibi son kullanıcılar böyle düşünüyor. Bilmem anlatabiliyor muyum sayın arifler?..

Ayrıca belirtmeliyim ki bu Linuxçular devlete de sızmış bulunmaktadırlar. Bunlar TÜBİTAK’tan bir araştırma projesi için ödenek ayarlamış ve Pardus adında bir işletim sistemi çıkarmışlardır. Bu Pardus devletin menfaatine midir yoksa değil midir kimse bilmemektedir. Ayrıca kaç kişi çalışmaktadır? Bütçeleri nedir? Ne kadar para harcanmıştır? Devlet bu paranın ne kadarını finanse etmiştir? Bu Pardus devletin nerelerinde kullanılmaktadır? Tüm bunların da araştırılmasında fayda vardır.

Diğer taraftan bunlar sivil toplum örgütleri kurarak da insanlarımızı zehirlemektedirler. Türkiye Linux Kullanıcıları Derneği bunların yasallaşma çabalarının bir uzantısıdır. Bunlar zaten tüm herşeylerini İnternet sitelerinde alenen ifşa etmektedirler. www.lkd.org.tr ve www.linux.org.tr sitelerini incelerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Sayın görevliler, bu Linuxçuları tanımanız çok kolaydır. Bunlar hayvan severdirler de!.. Oturan abuk suratlı bir Penguen resmi (ki bu sayfadaki gibi) nerede görürseniz anlayın ki bunlardandır. Penguen neden oturuyor diye düşünmeyin (bunlarda hep oturarak kod yazdıklarından olsa gerek) hemen gerekeni yapın. Bu arada Denizbank’ın dinamik penguenleriyle karıştırmayın.

Şimdi bir vatandaş olarak görevimi yapmanın huzuru içindeyim.

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Ağustos 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Neyleyim yeni hizmet / İlle de fiyat, ille de fiyat

Yer: Mecidiyeköy’de NT Kitabevinin önü. Saat 16:00. Görme özürlü biri sırtını vitrine vermiş bekliyor. Belli ki birini bekliyor. Çünkü elinde bir çiçek demeti var. Tanıdığım çiçeklere benzemedikleri için ne olduğunu söyleyemeyeceğim. Bence siz de tahmin yürütmeye kalkmayın çünkü ben sadece gül ve laleyi tanırım. Bu durum tarif edemeyeceğim bir şekilde ilgimi çekti. Neden ve kimi beklediği sorularının cevabını öğrenme isteğim birden tavan yaptı. Hemen mağazaya girdim. İçeriden tam arkasına gelip güya dergilere bakıyormuş gibi yapıp onu gözlemeye başladım.

İçimdeki merak had safhaya çıkmıştı. Söz konusu vatandaş cep telefonu ile konuşmaya başladı. Ne konuştuğunu duyabilmek için cama o kadar sokuldum ki neden sonra bir ara kendimi araba camlarına yapıştırılan Garfield gibi hissettim. Hemen kendimi toparladım. Bir anda aklımdan geçen bir bilgi tanesi, beni, Archimed’in suyun kaldırma kuvvetini bulduğu günden daha fazla sevindirdi. “Yahu adam görmüyor zaten. Ne diye böyle Sherlock Holmes ayaklarına yatıyorum ki?” diye düşünür düşünmez soluğu adamın yanında aldım. Bu dünyada aynı noktada randevu vermiş tek kişi o olamazdı değil mi?

“Tamam Ebru. Sen iyice anladın değil mi olduğum yeri? Seni bekliyorum. Görüşürüz.” Dedikten sonra kapattı telefonu. Konuşmanın başını maalesef kaçırmıştım. Fakat bir bayanı beklediği gün gibi açıktı. Üstelik elinde çiçeklerle. “Eyvah! Gelen bayan ya görebilen birisiyse… Yok canım, dedim ya. Aynı noktada randevu vermişiz. Sakin ol!” demeye kalmadı Murat Muhallebicisi tarafından görme özürlü bir bayanın yaklaştığını fark ettim. Elindeki bastonun yere vururken çıkardığı sesi duymuş olacak ki bizimkinin yüzü o tarafa döndü ve dudaklarından fısıltı halinde bir kelime döküldü: “Ebru!” Alnı terlemeye, bastonu ve çiçekleri tutan elleri titremeye başladı. Nefes alışverişi hızlandı. “Ahhhh! Aşk. İşte bu. Ne güzel duygusun sen.” Diye geçirdim içimden. Ve zaman dondu Mecidiyeköy’ün göbeğinde.

Erkeğin adı: İsmail. Özürlü kadrosunda bir bankada çalışıyor. Bayanın adı: Ebru. O da özürlü kadrosunda bir kamu kurumunda çalışıyor. Her ikisi de aileleriyle ve kardeşleriyle yaşıyor. Birbirlerini MSN Messenger vasıtasıyla bulmuşlar. Her ikisinin de evinde bilgisayar ve ADSL var. Önceleri bu ADSL bağlantısı limitliymiş, fakat tanıştıktan sonra sınırsıza geçmişler. İlk tanışmalar esnasında her ikisine de kardeşleri yardım etmiş. Hala da kardeşleri bilgisayarı açıyor, İnternet’e bağlıyor, bunları karşı karşıya getiriyor sonra da aradan çekiliyorlarmış. Bunlar da saatlerce sesli konuşuyorlarmış. Böylece arkadaşlıkları ilerlemiş. Bu ilk buluşmaları imiş. O yüzden başlangıçta biraz heyecanlıydılar. Fakat geçen süre içinde daha rahat hale geldiler. Bunları nasıl mı öğrendim? Tabii ki tanıştım onlarla. Kendimi tanıttım. Ne düşündüysem onu söyledim. Onlarla bir yarım saat Murat Muhallebicisi’nde beraber oturdum. Sonra da izin alıp ayrıldım. İlk buluşmaları. Yalnız bırakmak lazım değil mi?

Yarım saatlik konuşmamızın en az 20 dakikası Türk Telekom ve ADSL bağlantısı üzerineydi. En çok şikayet ettikleri konu messenger üzerinden görüşmelerde hatların parazitli olması ve seslerin kesik kesik duyulmasıydı. İkinci konu tabii ki ADSL fiyatları. “Her ay bir sürü para ödüyoruz Telekom’a” dedi İsmail. Ben de ona; “Yakında fiyatları düşürmeleri bekleniyor” dediğimde aldığım cevap “Yok be abi, Araplar kondular oluk oluk para getiren şirketin başına. Yapsalardı şimdiye yaparlardı. Ben inanmıyorum fiyatlarda indirim yapacaklarına. Yeni hizmetler ortaya atıp hizmet ve fiyat kalabalığı yapacaklar. Bak gör. Dediydi dersin.”

Bu cevap üzerinde Türk Telekom’un yöneticilerinin bence uzun uzun düşünmesi lazım. Halk yani ticari deyişle tüketici nezdinde nasıl algılandıklarını iyi tahlil etmeliler. Şayet bu ülke için yeni hizmetler planlıyorlarsa halkın önceliklerini dikkate almalılar. Halk, Türk Telekom’dan ilk etapta yeni hizmet beklemiyor. Mevcut hizmetlerin kalitesinin artırılıp fiyatlarının düşürülmesini bekliyor. Düşürülecek bu fiyatlar kullanım süresini uzatacağından aslında Telekom’un hiç bir kaybı olmayacak. Bu sürümden kazanma stratejisi orta ve uzun vadede cirolara da olumlu yansıyacaktır. Ayrıca bir diğer olumlu yönüde düşük fiyat politikasının tüketicide oluşturacağı pozitif etki. Bu pozitif etki yeni sunulacak hizmetlerin daha çabuk kabul görmesini sağlayacaktır. Fakat Türk Telekom cephesine baktığımızda vardığımız sonuçsa yeni bir sürü hizmet geleceği yönünde. Yani İsmail haklı çıkacak gibi. Bizim tavsiyemiz Türk Telekom’un “Kör tuttuğunu öper” misali davranmayı bırakıp bir kez daha düşünmesi.

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Temmuz 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Ucuz İnternet hakkımız, söke söke alırız!..

Hiç denk geldiniz mi “Kadrolu Pazar eylemcileri”ne. Yakın arkadaşlarımdan biri olan Cem (bu bizim yayın yönetmenimiz Cem Kıvırcık değil tabii ki…) her Pazar günü Kadıköy’de eyleme katılır. O eyleme katıldıkça ben de ona kinayeli kinayeli takılırım. “Bugün polislerin formları nasıldı?” “Polis seni coplarken neler hissettin?” “Acı var mı, acı?”… gibi.

Cem, bilgisayarla da ilgili biridir. Kendi bilgisayarını rahatça formatlayıp istediği yazılımları kurabilecek kadar aşinadır bilgisayar teknolojisine. Zaman zaman elinde bilgisayar dergisi de gördüğüm olmuştur. Bilişim teknolojilerine olan bu ilgisi hoşuma gitmesine rağmen kendisine hiç belli etmedim. Nedendir bilmiyorum.

Bir cumartesi günü tesadüfen birkaç arkadaş bir arada iken takılmadan duramadım kendisine. “Anarşist kardeş! Yarın Pazar. Dayak konunuz nedir?” diye sordum. “Amerika’nın Irak’ı işgalini protesto edeceğiz” dedi. “Amerika’nın da çok umurundaydı” diye karşılık verip devam ettim, “Yahu kardeşim bir günde şu ülkeye faydalı bir şey yapın. ADSL üzerinden İnternet’e erişim çok pahalı. Bir gün de bunun eylemini yapın.” Beklemediğim bir cevapla karşılaştım: “Biz 40 kişilik bir grubuz. Arkadaşlara söyleyeyim. Uygun görürlerse İnternet için de dayak yeriz.” demez mi? Ben donakaldım. Beklemediğim bir cevaptı. Sadece “Büyüksün be anarşist kardeş” diyebildim.

Kadıköy’de bir öğleden sonra. Önünden geçtiğim büfeden gelen sosis kokuları açlığımı hatırlattı bana. Sosisli almak için büfeye yöneldim. Bir sosisli istedim. Genelde güneydoğulu kadınların başlarını bağladığı gibi başı bağlı, eşarbın üstüne, başka bir eşarbı yuvarlayıp ip haline getirerek alnından dolayarak arkadan bağlamış (Rambo’nun alnına kurdela bağladığı gibi…) bir kadın vardı büfede… Kadın benim siparişimi hazırlarken “Yoğ, yoğğğ. Bu yeni A-De-Se-Le’den heç memmun degilem.” diye bir cümle sarfetti. Bir an afalladım. Fakat büfenin içinde biraz arka planda oturan gençten bir delikanlıyı görünce daha önce başlayan bir konuşmanın ortasına düştüğümü fark ettim. Delikanlı “Niyeki ne? Hızın 512 oldu. Nesini sevmedin?” diye bir cevap verdiğinde kadın sosisliyi bana uzatırken hiç beklemeden “Nesini seveyim ki? Hem pahalı, hem gotalı, hemi de dendigi kadar hızlı degil.” dedi. Delikanlı bunun üzerine “Gotalı tamam, pahalı tamam da, hızını nası ölçtün ki?” dediğinde kadın paramın üzerini bana uzatırken yine beklemeden “Çetim heç hızlanmadı.” dedi. Ben koptum. Ayıp olmasın diye hemen arkamı dönüp gülmemek için dişlerimi sıkarak uzaklaştım.

Ülkemizdeki İnternet erişiminin bir numaralı kaynağı olan Türk Telekom geçtiğimiz yıl özelleşti. Türk Telekom’un yeni hali biz bilişimcileri mutlu etse de beklentilerimiz hala karşılanmadığı için hayal kırıklığına doğru yol almaktayız. Bu beklentilerimizden en önemlisi olan daha ucuz İnternet erişimi konusunda henüz bir gelişme yok. Türk Telekom’un yeni Genel Müdürü Paul Doany’nin İnternet’i ucuzlatacaklarından bahsetmesine rağmen şu ana kadar somut bir sonucun olmaması hayal kırıklığımızı artırıyor. Bugünkü fiyatlara rağmen ADSL abone sayısının 2 milyona dayandığını dikkate aldığımızda, söz konusu rakamın daha yukarılara tırmanmasının önündeki tek engelin bu fiyatlar olduğu açıkça anlaşılıyor.

ADSL sayısının artırılması için gerekli alt yapının kurulması konusunda Türk Telekom’un yeni yönetiminin parasal bir problemi olduğunu sanmıyorum. Ayrıca, Telekom’u alan büyük ortak, yeni yatırımlar için para koymasa bile Türk Telekom’un mali yapısı her türlü yatırımı yapmaya yetecek kadar güçlü. Yeni yönetimin yaptığı ilk icraatlardan biri ADSL hattınızın daha çabuk kesilmesi oldu. Daha önceleri iki fatura ödemediğiniz takdirde üçüncü faturanız düzenlenince hattınız kesiliyordu. Şimdi ise ilkini ödemediğiniz takdirde ikinci faturanın düzenlenmesinin hemen ertesinde ADSL hattınız kesiliyor. Kaba bir hesapla Türk Telekom her ay sadece ADSL’den 100 milyon YTL’ye yakın (eski para ile 100 trilyon TL) bir gelir elde ediyor. Hadi insaflı davranalım. Limitli kullananlar ile artık kullanmayanları da dikkate alalım. O zaman bile bu rakam 50 milyon YTL’nin altına inmiyor. Varın yıllık gelirini siz hesaplayın.

Cem gibi bu dünyanın her konusuna duyarlı arkadaşların bir an önce İnternet konusuna da el atmasını dört gözle bekliyorum. Bir Pazar günü Kadıköy meydanında eylemcilerin şu sloganları atıp dövizler taşıdıklarını bir hayal etsenize…

“Ucuz internet hakkımız, söke söke alırız!..”
“Telekom şaşırma, sabrımızı taşırma…”
“Vur vur inlesin, Telekom dinlesin…”
“Telekom Telekom duy sesimizi, bu gelen halkın ayak sesleri…”
“İnternet hızın düşük dediler, kız vermediler…”
“İnterneti ucuz istemek suç ise, cezamı idam isterim…”
“Hızlanmayan İnternet olmaz / Yatırım için niyet gerek
Ödenmeyen fatura olmaz / İstemeye yüz gerek”

Ucuz internet erişimi konusunda önümüzde maalesef tek seçenek var. Hemen bir Türk Telekom çalışanı olmak. Çünkü 2 Mbps’lik erişim Telekom çalışanlarına aylık 30 YTL. Bize ise 238,66 YTL. Yorumu sizlere bırakıyorum.

Ümit ederim Türk Telekom yetkilileri internetin ucuzlaması konusundaki niyetlerini bir an önce eyleme geçirirler de, bizler “Bilişim Anarşisti” olmak zorunda kalmayız.

(Bu yazının bir kısmı PC Magazine dergisinin Haziran 2006 sayısında yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish