Category : COMPUTERWORLD

İşinizi nasıl koparıyorsunuz?

Diyelim ki bir şirkette üst düzey yöneticisiniz. Yani genel müdür veya yardımcısı konumundasınız. Dolayısıyla büyük hacimli işleri sizler koparıyorsunuz. Çalıştığınız şirkette büyük bir holding bünyesinde bulunuyor. Rakamsal olarak şirketinizi nasıl büyütürsünüz? Yani nasıl tip bir yöneticisiniz?

Önünüzde iki seçenek vardır. Birincisi işyerinizin uğraştığı alanda rakiplerinizle kıyasıya bir mücadeleye girer, serbest piyasa ekonomisinin kuralları içinde tüm yasal yolları zorlarsınız. Hatta cumartesileri veya pazarları da çalışırsınız. Bayram tatillerinden erken döner annenizi, babanızı veya akrabalarınız beş yılda bir görmeye başlarsınız. Tüm bunları yaparken bekarsanız belli bir yere kadar tolore edebilirsiniz peki ya evliyseniz? Evliyseniz işiniz için kendi özel hayatınızından ve aile yaşantınızdan büyük fedakarlıklar yaparsınız. Ailevi planlarınızı hep son anda çıkan bazı işlerden dolayı sürekli ertelersiniz. Hatta zaman zaman eşinizle çok ciddi kavgalara tutuşursunuz. Belki de boşanmanın eşiğinden dönersiniz veya dönemez yeni sıkıntılara gark olursunuz. Tüm çabalarınız işyerinizdeki başarınız içindir. Çünkü sizin başarınız işyerinizin başarısı demektir. Tüm bunların başarımı sırasında çok iyi ücret alıyorsanız bütün olumsuzluklara bir yere kadar katlanabilirisiniz. Peki ya ücretiniz yeterli değilse toplamda manevi tatminden başka ne geçer elinize? Bu tatmin sizin için yeterli midir? Bu soruyu hiç sordunuz mu kendi kendinize? Bu tip yöneticilere hamal tipi yönetici denir.

İkinci seçenek ise en kolayı ve en tatlısıdır. Holding dahilindeki şirketlerden size potansiyel müşteri olabilecek şirket yetkilileri ile hatırı sayılır dostluklar kurup bunun üstüne holding üst düzey yetkilileri ile de samimiyetinizi artırırsanız, buna “ballı kaymaklı ekmek  kadayıfı” denir. İşinize sabah 9 da gelip akşam 6 da çıkarsınız. Ailenizle hiçbir probleminiz olmaz. Holdingin  diğer şirketlerini de ali babanın çiftliğindeki inek gibi sağarsınız. Hatta eşiniz memleketine falan gönderdiğinizde de akşam saat dokuzlara kadar odanızda kalıp masanızdaki bilgisayarda hoşunuza giden oyunları oynar veya 18 yaş üstü için olan filmleri seyredersiniz. Yani halk arasındaki tabirle “işi bilecen, işe gitmeyecen, sorana da işten geliyom diyecen” cümlesinin hakkını verirsiniz. Ne geçer elinize? Bu tip yöneticilere ise uyanık tipi yönetici denir.

Hadi kendinize bir sorun bakalım siz hangi tipe uyuyorsunuz?

(Bu yazı 24 Ocak 2000 tarihinde yazılmış ve bir kısmı takip eden haftanın Computerworld dergisinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

PC World Yılın Ürünleri 1999

Henüz daha ikinci doğuşunun üstünden 9 ay geçmeden hamle üstüne hamle yapan Computerworld’ün kardeş yayını PC World yeni bir hamle daha yapıyor. Ne mi yapıyor? Geçen yıl yapılmayan “Bilişim Oscarları” ismiyle meşhur ödül törenini yeniden hayata geçiriyor.

23 Kasım akşamı Lütfi Kırdar’da büyük tören yapılacak. Sunuculuğunu Beyaz’ın yapacağı törene Bilişim sektörünün tüm isimlerinin yanı sıra çeşitli sektörlerin önde gelen isimleri de katılacaklar. İlki 1994 yılının sonunda yapılan bu organizasyon sadece 1998 yılında yapılmadı. IMG Bilişim Yayınları olarak PC World’ün bu güzel geleneğini sürdürmek için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayarak böyle bir organizasyonu düzenleme kararı aldık. Artık gelenekselleşen bu törenlerin bu yıl 5.cisini yapacağız.

Tüm ilgilenenler davetlidir.

Bu arada şunuda belirtmeden geçemeyeceğim. Yandaki grafiktede göreceğiniz gibi PC World Eylül’de yaptığı çıkışla kazandığı yeri sağlamlaştırıyor. Computerworld ise gerek içeriği gerekse ve de özellikle sayfa tasarımıyla herkesin beğenisini kazanmış durumda.

Sizlere hep güzel haberler vermek dileğiyle.

(Bu yazı 15 Kasım 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Daktilolu Bilişim Şirketleri

Yukarıdaki başlık Star gazetesinin her Cuma yayınladığı Startek dergisinin 7. sayısındaki bir yazıdan alınmıştır. Yazıda Internette doyurucu içerikli bir web sitesine sahip olan bilişim şirket sayısının azlığından bahsediliyordu. Bunu bir ayıp olarak görüyor ve firmalara bu ayıplarını kapatmaları için Mart ayına kadar süre tanıyorlardı.

Yurtsan Atakan ve ekibinin bu girişimini olumlu bulduğumuz için biz IMG Bilişim Yayınları olarak bu çalışmalarına destek verme kararı aldık. Biz bu kararları alırken amacımız herhangi birini kasıtlı olarak hedef almak değil sadece ve sadece gönül verdiğimiz bilişim sektörü ve medyasını daha ilerilere götürülmesine yardımcı olmak.

Internetteki web siteleri firmaların dünyaya açılan penceresidir. Şayet firmalarımız bu konuda ciddi çalışma yapmazlarsa bizlerde medya olarak görevimizi yerine getireceğiz.

Bu hafta gazetemizle birlikte çok güzel bir takvim alacaksınız. Karikatürcü arkadaşımız Mustafa Atay tarafından hazırlanan bu takvim eminimki bir yıl boyunca duvarınızı süsleyecek.

Bu arada şunu da belirteyim. Sizlerden yogun bir şekilde gazetemizin sayfa sayısını artırmamız yönünde talepler geliyordu. Şunu belirtmekte yarar görüyorum. Gazetemiz henüz daha çok yeni ve üstelik yazı reklam dengesine dikkat etmek zorundayız. Sizde takdir edersiniz ki ücretsiz dağıtılan bir gazete olarak gelirlerimiz sadece reklama dayanmaktadır. Dolayısıyla belli bir reklam adedine ulaşmayınca sayfa sayısını artırmamız bizi zarar ettirecektir. Bizlerin zarar etmesini istemezsiniz herhalde.

Fakat şunu belirteyim biraz daha sabrederseniz önümüzdeki aylardan itibaren bizi 48 sayfa olarak görebilirsiniz. Bunun için hedefimiz Şubat ayı. Büyük bir aksilik olmazsa Şubat ayında 48 sayfa olarak karşınıza çıkacağız.

Siz bu satırları okuduğunuzda Ramazan Bayramı bitmiş olacak ama ben yine de hepinizin Ramazan Bayramını kutluyorum.

(Bu yazı 11 Ocak 2000 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bilişim 99’un ardından

Bilişim 99’un ardından aklımda kalanları tek kelime ile özetleyebilirim:Gürültü. Detaylara daha fazla girmek istemiyorum. Acısıyla tatlısıyla bir Bilişim daha bitti. Her yıl daha iyiye gittiğini düşündüğüm bilişim fuarının hak ettiği yere gelmesi daha bir kaç yıl alacak gibime geliyor.

1969’da doğan biri olarak geriye baktığımda bilişim sektörüyle ilgili neler hatırlıyorum diye kendi kendime sorduğumda, hatıralarım beni 1983-84 yılına götürüyordu. Evine her gün gazete giren bir işçi ailesinin çocuğu olan ben o gazeteyi ısrarla okurdum. Bilgisayar kelimesiyle tanışmıştım ve ilk bilgisayarı yine bu yıllarda Balıkesir’de bir kırtasiye dükkanının vitrininde görmüştüm. Amstrad markaydı. O caddeye yolum düştüğünde gider dakikalarca vitrinden bilgisayarı seyrederdim. Almak çok istememe rağmen bir işçi ailesi olan bizler için malum sebeplerden dolayı alamamıştım.

Bir arkadaşım almıştı ve ben onların evden çıkmaz olmuştum. Orta okul bitmiş liseye başlamıştım. Bilgisayar içimde hep bir özlemdi. Okuduğum gazetelerde çıkan bilişim teknolojisiyle ilgili haberleri su içercesine okurdum…

1987 yılında ise ilk Commodore ile tanıştım. Meğerse okuduğum üniversitenin bir Bilgisayar laboratuarı varmış. Bu seferde oradan çıkmaz oldum.

1988’de ilk PC’lerle tanıştım ve ilk 3,5” lik disketlerle. Sabit disk diye bir şey henüz bizim için yok.

1989, ilk 10 MB’lık sabit diski gördüm.

1990 ise teknoloji konusunda yazı denemelerim başladı. Zaten çocukluğumdan beri yazı yazmaya çok hevesliydim ve sürekli beni etkileyen her konuda yazardım. Gazetecilik, büyüyünce yapmak istediğim mesleklerden biriydi. Akabinde okulu bitirmeden İstanbul’a geldim ve aktif olarak bilişim medyasında çalışmaya başladım.

Ocak 1998’de çok sevdiğim işimi bırakmak zorunda kaldım. Bir süre zorunlu ara verdim.

Nisan 1999’dan beride şu anki işimi sürdürüyorum.

Kısacası hayallerini gerçekleştirme yolunda bir hayli yol kat eden ben hala işin başındayım diye düşünüyorum. Daha yapacak çok işimiz var.

Artık ülkemizin sosyal meselelerine karşı kendimi daha duyarlı hissediyorum. 1961 de elin oğlu Yuri Gagarin’i uzaya göndererek teknolojik gelişmelerine yeni boyutlar açarken bizler iktidar kavgası yüzünden üç siyasimizi darağacına gönderiyorduk.

Bu durumlar ruhumu acıtıyor. Dediğim gibi daha yapacak çok işimiz var.

(Bu yazı 27 Aralık 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

65 Milyon Avrupaya göçeçek mi?

AB’ye adaylığımız büyük bir ihtimalle onaylanacak ve 2015 gibi AB’ye gireceğiz galiba. Neyse fena mı olacak. Bundan bir yıl öncesindeki toplantıda ipler kopma noktasına gelmişti. En büyük etkende Yunanistandı. Derken Ağustos’da olan deprem yüreğimizi çok dağladı ama Yunanistan’la garip ve hala anlamakta zorlandığım bir yakınlaşma yaşadık. Tüm her şeyin rayına girmesi için illada deprem mi olması gerekiyordu. Her şeyin arkasında bir şeyler aram huyum benim bu işe yaklaşımımı biraz kıllandırıyor.

Nitekim geçen hafta yazmış olduğum “Nükleer Enerji” konusu, ben yazıyı yazdıktan iki gün sonra bir anda gündeme oturdu. Bu da ister istemez bazı olayları takip etmede doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Biz yazımızı Çarşamba günü yazmıştık. Hürriyet gazetesi ise Cuma günü sürmanşetten nükleer enerjiye geçeçeğimizi duyurmuştu. Demek ki komplo teorileri kurmuyoruz olayların arkasında ki asıl gerekçeleri farklı boyutlarıyla görebiliyoruz.

Şimdi şu AB’ye adaylık meselesine gelelim. Daha düne kadar koptu kapacak denen AB ile ilişkiler depremden sonra Yunanistanın yumuşaması ve akabinde diğer Avrupa ülke yetkililerinin ardı arkasına Türkiye ile ilgili olumlu mesajları bir anda bizi daha düne kadar kapısından kovulduğumuz AB’nin üye adayı olacağız. Siz bu satırları okurken (fakat ben yazarken henüz bir bilgi yoktu ama aday olacağımız kuvvetlice söyleniyordu) büyük bir ihtimalle AB adayı olacağız.

Her şeyin bir bedelinin olduğu günümüz dünyasında bu adaylığımız bedeli sizce ne olabilir. Adaylık. Tamam ama neyin karşılığında?

Ben size söyleyeyim. Bunun bedeli Kıbrıstır. AB’ye adaylığımız onaylandığı anda önümüzdeki beş yıl içerisinde uygun taksitlerle Kıbrıs Yunanistana peşkeş çekilecektir.

AB’ye girmeye karşı değilim. Fakat Kıbrıs’ın elimizden çıkmasına karşıyım. 2015 gibide AB’ye gireriz. Böylece 65 milyon Avrupa’ya taşınırız.

Kıbrıs’ımı vermişiz?

Kimin umurunda.

Peki ya Bilişim sektörü?

O da kim ola.

(Bu yazı 13 Aralık 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Bilgi çağının karanlık başlangıcı

Yaklaşık son 10 yıldır “Bilgi Çağı” dedik durduk. Hatta iktisatçılar toplum gelişmişlik safhalarını tanımlarken “Bilgi Toplumu” kavramını dördüncü safhaya hemen oturtuverdiler. Fakültede toplumun gelişme safhalarını öğrenirken hocalarımız şöyle başalarlardı: “Arkadaşlar her şey tarım toplumunda başladı. Sonra “Sanayi Devrimi”nden sonra toplumların sanayi toplumu olması kavramı gündeme geldi. Bugünkü gelişmiş ülkelerde sanayinin payı GSMH’da %40 lara dayanırken tarımın payı % 5 lere kadar gerilemiştir. Sanayi toplumunun gelişimiyle beraber hizmet sektörü de gelişmeye başlamıştır. Her ne kadar kitaplarınızda yazmasa da hizmet sektörünün bir alt dalı şeklinde doğan computerlerin gelecekte yaygınlaşması ile “Bilgi Toplumu” denen bir toplumun doğacağını bazı iktisatçılar söylemektedirler.”

Peki hocam sizde iktisatçısınız siz ne düşünüyorsunuz? Şeklinde bir soruyu cesaret edip hocalarımıza hiç soramadık. Medeni cesaretimizin eksikliğinden değil. Biz 12 Eylül’ün hemen sonrasının üniversitelerinde okuduk. YÖK gibi bir baş belamız vardı. Gerçi hala var. En ufak bir şeyde asistanın şikayetinde bile okuldan atılabiliyorduk. Sonra öğrenciler arası siyasi ayrımcılık hala devam ediyor. Ülkücüler bir yere, Milli Görüşçüler bir yere, Solcular bir yere, kızlar bir yere, Sev-Genç tabir edilen bitaraf bizlerde bir yere oturuyorduk. Bu ayırım kafeteryalarda bile vardı.

Neyse asıl anlatmak istediklerim bunlar değil elektrik kesintileri. Ben resmi ağızlardan anlatılanlara inanmıyorum. Arkadaş delikanlı gibi çıkıp söyleyin. Biz hükümet olarak “Nükleer Enerji” istiyoruz. Fakat bazı çevreci gruplar bizim tekerimize çomak sokuyor. Üstümüzde baskı kuruyorlar. Ey halkımız bizde sizi bu kış günü soğukta bırakarak onlara “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” misali mesajlar veriyoruz.

Sevgili yöneticilerimiz bir problemi genel örneklerle anlatırsanız kimse üstüne alınmaz. Anlattığınız örneğin sonunda şöyle bir cümlede sarf etmeyi unutmayın: “Anladınız mı ey çevreci kardeşler”.

(Bu yazı 6 Aralık 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Daha çok aydınlık:2

Geçen haftaki yazımızda patladı patlayacak denen Bilişim Sektörü harbiden 1999’da patlayacak demiştik. Bu patlamanın arkası nasıl gelecek diyede sormuştuk ve bunun cevabını bu haftaya bırakmıştık.

Şimdi de bu sorunun cevabını verelim. Rakamlardaki bu patlama cirolara da yansıyacağı ve sektör toplamda diğer sektörlerle kıyaslandığında artık hatırı sayılır bir noktaya geleceği için otomatikman resmi makamların dikkatini çekecektir. Çünkü artık ele avuca gelen bir Bilişim Sektörü mevcuttur ve bu sektörün geleceğide parlaktır. Dolayısıyla bir an önce kontrole alınmalıdır. Devlet baba hala geleneksel olduğu ve geleneksel babalar gibi düşündüğünden ve “Gelinlik kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya, yada zurnacıya gider” sözüne de babalarımız gibi can-ı gönülden inandığı için savunma mekanizmaları otomatikman harekete geçer. Kızını dizinin dibine oturtur bir eliyle saçlarını okşarken diğer taraftan da konuşmaya başlar. Muhtemelen de şöyle bir diyalog geçer:

-Sevgili kızım Bilişim hele gel şöyle dizimin dibine sana diyeceklerim var.

Kızcağız kendini bildi bileli kendisi yokmuş gibi davranan babasının bu sevecen tavrı karşısında heyecanlanır ve koşa koşa denileni yaparken şu cümlelerlede başına geleceklere yol açmış olur.

-De buba.

-Bağh kızım artık böyüdün. Gelinlik kız oldun. Taliblerin çıkmaya başlamıştır. Dolayısıyla herkesin gözü üzerindedir. Şu diyeceklerimi harfiyen yap yoksam bacaklarını kırarım.

-Heç olur mu buba. Ben senin sözünden dışarı çıkarmıyım..

-Çeşmeye yalnız gitmeyeceksin. Abin Türk Telekom sana ne derse yapacaksın. Anan Ulaştırma Bakanlığının sözünden dışarı çıkmayacaksın. Tarlada daha çalışkan olacaksın ki dış borçlarımızı ödeyebilelim. Aman yüzümüzü kara çıkaracak bir hareket yapma sonra şerefimiz iki paralık olur. Sen bizim kızımızsın, biz bazı kusurlarını affederiz. Ama deden Megeka’nın kulağına giderse seni de bizi de vurur. Hadi göreyim seni kızım.

Kızcağız yıllar sonra babası tarafından farkedilmenin ve kendisiyle ilgilenilmesinin sarhoşluğu ile herşeye evet diyecektir, gelecekte içine düşeceği açmazları tahmin edemeden.

Kısadan hisseye gelince 2000 yılının sonuna doğru Bilişim sektörünü düzenlemek için bir sürü kanun çıkacak belki de Bilişim Bakanlığı kurulacak. Çıkan kanunların yüzde 80’i bilişim vergileri ile ilgili olacak. Bilgisayar fiyatlarındaki vergi oranları otomobil vergi oranları ile yarışacak.. Gelişmekte olan bir sektörü öyle anlamsız kanunlarla sıkacağızki “Bilişim” isimli kızımızı bir gün ipin ucunda sallanırken göreceğiz.

(Bu yazı 29 Kasım 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Daha çok aydınlık

2000 yılının ortalarına doğru 1999 yılında yapılan her türlü tüketimin kesin rakamları bırer bırer açıklanacak. Bilişim sektörününde 1999 yılı rakamları netleşmiş olacak. Peki sizce 1999’da kaç bilgisayar satılmış olacak? Bilişim sektörünün parasal büyüklüğü kaç milyar dolar olacak? İnsanımızın yüzde kaçı bilişim okur-yazarları safına katılacak? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Fakat benim tahminlerimi soracak olursanız (sormasanız da söyleyeceğim) rakamsal tahminler veremeyeceğim ama hepimizi şaşırtacak sıçramalar yaşanacağını belirteceğim.

Bu şaşırtıcı sıçramaların cevabında tek bir sebep var: “Internet”. Herkesin bildiği gibi bu yıl içinde ISS kaynaklı çok büyük kampanyalar yapıldı. İlk önce Vestelnet böyle bir kampanya yaptı. Edindiğimiz bilgilere göre 120.000 bilgisayar satışı yapıldı. Bu rakam bilgisayar sektöründeki toplamın yüzde 25’ine eşit.

Bu kampanyanın ardından diğer ISS’ler boş duramazlardı tabii ki Turkport’u, Koçnet’i, İhlasnet’i birbiri ardına benzer kampanyalar yaptılar. İşin ilginç tarafı hepsinin yetkilileri de hedefledikleri rakamlara çok kısa sürede ulaştıklarını ve artırıma gitmeyi planladıklarını söylüyorlar. Şayet söylenenlerin hepsi doğruysa önümüzdeki yıl açıklanacak rakamlarda satılan bilgisayarların adet olarak miktarı bir öncekinin iki katına çıkacak. Biz biraz kötümser düşünelim ve içine hata paylarınıda ekleyerek kampanya düzenleyen firmaların söyledikleri rakamların yarısını gerçekleştirdiklerini düşüneleim. O durumda bile yüzde 50’lik bir büyüme ortaya çıkıyor.

Ekonominin kötü gittiğinin söylendiği böyle bir yılda yüzde 50 lik bir büyümeye ne denir? Tabii ki muhteşem denir. Bu büyümenin altındaki sebep ise yukarıda dediğim gibi: “Internet”. Çünkü bu kampanyalar ISS’ler tarafından uzun süreli yani garantili abone tabir edilen müşteri sayılarını artırmak için yapıldı. Ön plana hep çıkarılan üç yıllık Internet erişimi idi. Verilecek olan paranın düşük olması bir bakıma tüketiciye cazip gelmişti. Çünkü bu para Internet erişiminin aidatı ise bilgisayar bedavaya geliyordu. Yok eğer bilgisayarın parasıysa Internet erişimi bedavaya geliyordu. Beyaz eşya kampanyalarından zaten antremanlı olan tüketici böyle bir şeye balıklama atlamıştı.

Fenada olmadı hani. Yıllardır bu yıl patlayacak yok önümüzdeki yıl patlayacak denilen bilişim sektörü 1999’da harbiden patlayacak. Peki bu işin arkası nasıl gelecek? Onu da önümüzdeki sayıda anlatalım.

(Bu yazı 22 Kasım 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

Microsoft Kanada’ya taşınacak mı?

Kasım ayının PC World’ünde yazdığım editörden de bahsettiğim bir konuyla ilgili bir hayli e-mail aldım. PC World aylık bir yayın olduğu için bende topluca ve de hızlıca Computerworld’den cevap vereyim dedim.

Peki ben PC World’de ne demişim? “Microsoft genel merkezini Kanada’ya taşıyacak. Yani Microsoft bir Kanada firması olacak. Bu taşınmasının sebebi birinci maddedeki gerekçe değil tabii ki. Amerikan hükümetinin açtığı davalarla boğuşmaktan bıkan Bill Gates böyle radikal bir çözümle herkesi şaşırtacak.”

Gerekçe herkese mantıklı geliyor. Dolayısıyla Bana e-mail atanlar gerekçeyi değil bu bilgiyi nereden aldığımı veya nasıl ulaştığımı soruyorlar. Ben de anlatayım o zaman.

Bir gün arkadaşlarla yemeğe giderken Microsoft’un Amerikan Hükümetinden nelere çektiğini konuşuyorduk. Bir arkadaşımız dediki: “Yahu bu Microsoft çok zengin bir şirket. Bir çok ülkenin ekonomisinden daha büyük bir ekonomik büyüklüğe sahip. Sürekli Amerikan Hükümetinin davalarıyla uğraşıyor. Ne gereği var. Bir ada satın alıp kendi ülkesini kursa ya”. Oldukça mantıklı gelen bu açıklamayı ben şu cümlelerle tamamladım: “Düşünmediğini ne biliyorsun? Bu zamana kadar yapmadığına göre demek ki yapabileceği birşey değil. Fakat başka bir ülkeye taşınabilir.”

Arkadaşlarımın hepsi birden “Nasıl yani?” diye cevap verdiler. Ben de o an aklıma gelenleri söyledim: “Arkadaşlar Seattle denen yer Amerikan’nın kuzey batısında yer almaktadır. Dolayısıyla Kanada ile komşudur. Bill Gates Microsoft kampüsünü belki taşımaz ama Genel Merkezini 100 mil kuzeydeki Kanada topraklarına taşıyabilir. Microsoft bir Kanada firması olursa Amerika hükümeti ne yapabilir?”

Tabii ki arkadaşlar dumur oldular. Bilgiyi nereden aldığımı sordular. Bense tahmin ettiğimi söyledim. Fakat bu bilgini kaynağını şimdi söyleyeyim.

Bizlerin çok sevdiği hepimizin abisi büyük üstad Hakkı abi (Hakkı Öcal) depremden sonra Voice of America adına Türkiye’deydi. Kendisiyle beraber deprem bölgesine giderken arabada konuşmuştuk. Hakkı abiden almıştım bu tüyoyu. Gerçi bir gazeteci kaynağını açıklamazmış ama bir gazetecinin kaynağı başka bir gazeteciyse bunu açıklamakta bir sakınca yoktur. Yani bu tahmin bana değil Hakkı abiye aittir. Ben kendisinin tecrübesine ve kaynaklarının güvenilirliğine inandığım için “Abi nereden aldın bu bilgiyi?” diye kendisine sormadım.

İşte böyle arkadaşlar bu bilginin kerameti bende değil Hakkı abide.

(Bu yazı 8 Kasım 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU

D’Artagnan’ın hastalığı ve Üç Silahşörlerin durumu

Alexandre Dumas’ın  “The Three Musketeers” isimli meşhur kitabını hepimiz çocukken “Üç Silahşörler ve D’Artagnan” diye okumuşuzdur. D’Artagnan bu üç silahşörün gizli lideri komunda olmakla birlikte bunları tamamlayan dördüncü silahşördü. Aynı zamanda da benim çocukluk kahramanlarımdan biriydi.

Bilişim sektörünün üç silahşörü ise Karma (Athos), Arena (Aramis) ve Armada (Portos) idi. Bunları Kasım 1997’de satın alarak katılan CHS (D’Artagnan) ise tüm Avrupanın en büyük donanım dağıtıcısı idi. Yani bir nevi bu üçlünün gizli lideri oldu.

Herşey … ‘ye kadar iyiydi. Fakat D’Artagnan’nın ekonmik büyümeyi şirket satın almadan ibaret görmesi neticede onu kağıt üzerindeki rakamlar itibariyle büyüttü. Fakat işin reel rakamlar boyutundaki likidite darlığı darboğazı kendini göstermekte gecikmedi. Nihayetinde likidite darlığı şirket ödeme dengelerini alt üst ederken …. borsasındaki hisse fiyatları …. tarihte … dolarken …. tarihte ….. dolara geriledi.

Bu durumda D’Artagnan’ın girdiği maddi kriz ekonomilerini tamamen ona teslim eden Athos, Aramis ve Portos’u da kara kara düşündürmeye başladı. D’Artagnan üç silahşöre katılmadan önce lider konumunda olan Athos oğlu Raoul’u (Alvi Mazo) kaybetmenin acısıyla zaten büyük bir moral bozukluğu içindeydi. D’Artagnan’a doktorların “yeni bin yılı göremeyebilir ama Allah’tan ümit kesilmez her an bir mucize olabilir” diyerek koydukları teşhis onu çok seven Athos’u ise tamamen yıkmıştı. Üstelik oğlunu da kaybetmişti. “Artık yaşamak bana haram oldu” misali bir ruh haline bürünmüştü. Aramis ve Portos ise Athos’a moral vermeye çalışmış fakat ümitsiz bir vaka olduğunu görünce Athos’dan ayrı bir basın toplantısı düzenleyerek “Yıkılmadık, ayaktayız…” mesajı vermişlerdi. Üstelik artık hem Athos ile hem de D’Artagnan ile hiç bir ilişkimiz kalmadı biz artık iki silahşörüz demişlerdi.

Böylece ülkemiz bilişim sektöründe yeni oluşumlar yaşanmaya başlamıştı. Herşey romanlardaki kahramanların hayata bakışı gibi olsaydı eminimki Aramis ve Portos diğer iki arkadaşlarının yaşaması için kendi canlarını bile verirlerdi. Fakat işin içine  ticaret ve şirketler girince bakış açısı tamamen değişiyor. Canlılar dünyasındaki temel kural işliyor “Önce can”.

Ümit ederim hepsi hastalıktan kurtulur ve eski günlerine dönerler. Çünkü Bilişim sektörünün bugünlere gelmesinde iyidi olsa kötü de olsa bu kahramanların çok önemli rolleri oldu. Kahramanlar ölmez, ölmemeli…

(Bu yazı 1 Kasım 1999 tarihinde yazılmış ve bir kısmı bu tarihi takip eden ilk Pazartesi günü dağıtılan Computerworld dergisinde Editörden köşesinde yayınlanmıştır.)

DEVAMINI OKU
1 2
EnglishFrenchGermanItalianRussianSpanishTurkish