Bu, bu, nedir bu?
38 ülkede birçok şehir gördüm. Ülkemizde 60’tan fazla il, yüzlerce ilçe ve köy gördüm. Fakat böyle bir tabak görmedim. Pilavüstü kadayıf. Şaşkınım. Bunu yiyen var. Hem de beş dakikada sildi süpürdü. Bu nasıl bir damaktır? Hala şoktayım…
Vakit gelince…
Çağırır… Uzak yerlerden bir şeyler çağırmıştır sizi… Nedir?.. Kimdir?.. Nasıldır?.. Bilemezsiniz… Çağıran şehir midir?.. Dağ mıdır?.. Deniz midir?… Kalp midir?.. Yoksa, ölüm müdür?.. Bildiğiniz tek şey gitmeniz gerektiğidir. Gideceğiniz yerde size ait bir şeyler vardır. Hissedersiniz bunu… Fakat… Adını koyamazsınız.
İnadına yaşamak…
Gitmiştir… Yeryüzü artık size dar gelir. Yokluğunun verdiği azap gitgide büyür ve dayanılmazdır. Kalbiniz savaştan yeni çıkmış gibidir. Yorgun, bitkin, zayıf ve kan içinde… Çünkü, O gitmiştir… Gitmesiyle birlikte yaşamınız durmuş, kalbiniz donmuş, hayatınız tam bir sessizliğe gömülmüştür…
Nedenini, niçinini bilmiyorum…
Nedenini, niçinini bilmiyorum… Melankolik bir ruh halindeyim… Diyecektim… Gerek yok. Nedenini de, niçinini de biliyorum. Biliyorsam, çözümünü de bulurum. 😉
Uzaktan, uzakları izlerken…
Ararsınız… Gündelik hayat içinde sebepsiz gülüşlerinizin failini ararsınız hep. Kah kırılıp, dökülürsünüz; kah yok olup, dirilirsiniz. Herkes gibi mutlu bir son değil, ‘son’suzluk istersiniz. Anlaşmadan ölmeyeceğiniz ‘O’nu arar durursunuz.
